KURANIMIZ

TEFHİMUL KURAN TEFSİRİ

39 ZÜMER SURESİ

 

39

ZÜMER SURESİ

GİRİŞ

Adı: Bu surenin adı 71 ve 73. ayetlerde geçen "Zümer" kelimesinden alınmıştır.

Nüzul zamanı: Bu surenin 10. ayetinde "Allah'ın arzı geniştir" şeklinde bir ifade geçmektedir. Bu ifade, surenin müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerinden önce nazil olduğuna bir karine teşkil etmektedir. Nitekim bazı rivayetlerde (Ruhu'l-Meani, c: 23, sh: 226) Hz. Cafer bin Ebi Talib ve arkadaşlarının Habeşistan'a hicret etme niyetleri üzerine nazil olduğu bildirilmektedir.

Konu: Surenin tümü çok güzel bir hitabet örneğidir. Bu sure, Mekke'de müşriklerin müslümanlara karşı aşırı zulüm, şiddet ve düşmanlık havası estirdikleri bir dönemde nazil olmuştur. Genelde Mekke'deki müşriklere, yani Kureyşlilere hitap eden surede yer yer mü'minlere de seslenilmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığı çağrının esasları açıklanırken, insanın halisane sadece Allah'a kulluk etmesi ve başkalarına kulluk etmemek suretiyle de şirkten kaçınılması öğütlenmiştir. Bu husus sure boyunca tekrarlanarak, değişik uslûplarla aktarılmış, tevhidin hakikatı, onu kabul etmenin yararları, şirkin bâtıllığı ve kötü sonuçları birer birer vurgulanmıştır. Ayrıca insanlara şirkten vazgeçmeleri ve Allah'ın rahmetine sığınmaları için, çağrıda bulunulurken, mü'minlere de, "Bir beldede mü'min olarak yaşamanız mümkün değilse hicret edin ve imanınızı korumak için Allah'ın geniş olan arzına yayılın. Sabrettiğiniz için Allah sizleri mükafatlandıracaktır" denilerek kendilerine yol gösterilmektedir. Ayrıca, kâfirlerin kendisinden herhangi bir taviz beklememesi için, Hz. Peygamber'e (s.a), onlar ne yaparlarsa yapsınlar, yine de, yoluna devam edeceğini bildiren tavrını, açıkça ortaya koyması emrediliyor.

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1(Bu) Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah(katın)dandır.1

2 Hiç şüphesiz, biz sana bu Kitabı hak ile indirdik;2 öyleyse sen de dini yalnızca O'na halis kılarak3 Allah'a ibadet et.

3 Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır.4 O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar5 diye ibadet ediyoruz." Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden6 hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan7 kimseyi hidayete eriştirmez.

4 Eğer Allah, çocuk edinmek isteseydi, yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi.8 O, yücedir; O, bir olan, kahredici olan Allah'tır.9

5 Gökleri ve yeri hak olarak yarattı.10 Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneşe ve aya da boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O'dur.11

AÇIKLAMA

1. Kâfirlerin "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" şeklindeki ithamlarına cevap olmak üzere, surenin hemen girişinde Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerinin kendisinden olmadığı gibi kısa bir beyanla yetinilmiş ve Allah, Kur'an'ın kendisi tarafından nazil olduğunu bildirmiştir. Bunun yanısıra muhatablara bu esasın iki unsuru daha açıklanmıştır. Birincisi, "Bu sözü inzal eden Aziz'dir" yani, muhteşem bir kudret ve kuvvet sahibidir. O'na karşı koymak ve O'nun takdirinin gerçekleşmesini engellemeye kalkışmak kimsenin haddi değildir. İkincisi, "O Hakîm'dir". Yani, O'nun gönderdiği her söz bir hikmete mebnidir. Dolayısıyla, bu "Hidayet"ten yüz çevirenler cahillerden başkası değildirler. (Daha fazla bilgi için bkz. Secde an:1)

2. Yani, bu kitab baştan sona kadar Hak'tır ve ona hiç bir surette batıl karışmamıştır.

3. Bu, İslâm'ın asıl maksadının anlatıldığı çok önemli bir ayet olduğu için, onu üstünkörü okuyarak geçmemeli ve ayetin işaret ettiği anlam iyice kavranmalıdır. Burada iki temel esas vardır ki, onlar anlaşılmadan ayetin tazammun ettiği anlamların kavranması mümkün değildir. Birincisi, "Allah'a ibadet edin", ikincisi, "Dini ancak Allah'a halis kılarak, O'na kullukta bulunun"

"İbadet" kelimesi "abd" kökünden türemiştir ve lûgatta kul, köle için kullanılır. Bu bakımdan "ibadet" kelimesi iki anlama delâlet eder. İlki, Lisanu'l-Arab'ta kullanıldığı şekliyle "Abdullah" (Allah'ın kulu) kulluk etmek, diğeriyse aciz olmanın idraki içinde, severek itaatte bulunmak. (Ayrıntı için bkz. "Kur'an'da Dört Terim adlı eserim) Yani Allah'ın kulundan istediği, sadece kendisine kulluk ve itaat etmesi, ayrıca koyduğu kurallara harfiyyen uymasıdır.

"Din" kavramı çeşitli anlamlara gelir. 1) Galip, Muktedir, Hakim ve Sahip, "insanlara hükmeden" (Lisanu'l-Arab), 2) İtaat ve kölelik, "O'na itaat etti" (Lisanu'l-Arab), 3) İnsanların tabi oldukları örf ve adetler.

Yukarıda zikredilen her üç anlamı da dikkate aldığımızda "din" kavramıyla, bir insanın, başkaları üzerinde kendisine otorite ve yetki vehmederek, onların hayatlarını tanzim etmeye kalkışmak istemesinin kastolunduğu anlaşılır.

Dini Allah'a halis kılarak, O'na itaat etmek için Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına kulluk etmemeyi, sadece Allah'ın koyduğu kural ve ilkelerle yaşamayı ve O'nun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından kaçmayı tazammun eder.

4. "Dini yalnızca Allah'a halis kılarak kulluk etmek" şeklindeki ilke, kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya konmuştur. Çünkü bu, yalnız ve yalnız Allah'ın hakkıdır. Kulluk edilmeye layık olan sadece O'dur ve sadece O'na itaat edilmesi gerekir. Allah'a kulluk etmeyi reddedip de başkalarına itaat eden kimse dalâlettedir. Şayet Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına da kulluk ediyorsa, bu da şirktir. Nitekim bu ayeti kerimenin en güzel izahını Hz. Peygamber (s.a) yapmıştır. İbn Merduye'nin Yezid el-Kursî'den naklettiğine göre bir şahıs Hz. Peygamber'e, "Şayet bizler mallarımızı şan, şöhret olsun diye tasadduk edersek, Allah bize bir mükafat verir mi?" diye sormuştur. Hz. Peygamber, "Hayır" diye cevap verince, bu sefer o şahıs, "Hem Allah rızası, hem de şan, şöhret için tasadduk edersek?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Allah, hâlisane olarak sadece kendi rızası için yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez" dedi ve bu ayeti okudu.

5. Mekkeli kâfirler ve genelde tüm müşrikler, "Biz başka kimselere yaratıcı oldukları için kulluk etmiyoruz. Biz sadece Allah'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için, arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı Allah'a çabucak ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz" demektedirler.

6. Yani, "İttifak ancak tevhid üzerinde sözkonusudur, şirk üzerinde ise ittifak etmek mümkün değildir." Hiçbir müşrik hangi ilâhın, hangi aracının Allah'a daha yakın olduğu konusunda hemfikir değildir. Bazıları aya, güneşe ve yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır ama, aralarında, bunlardan hangisinin Allah'a daha yakın olduğu konusunda bir birliktelik yoktur. Yine bazıları ölmüş bulunan muhterem zevatın Allah indinde kendilerine şefaat edeceğine inanmalarına rağmen hangisinin orada daha etkili olduğu konusunda ayrılık içindedirler. Dolayısıyla bu tür inançların hiçbiri bir ilme dayanmaz. Çünkü kimin ilahî yetkiyle donatıldığı, kimin sözlerinin Allah indinde geçerli olduğu, Allah tarafından bir liste halinde gönderilmiş değildir.

Tüm bunlar cahilce inanışlar ve ataları körü körüne taklidin bir sonucu olduğu için, ihtilafın vukû bulması kaçınılmazdır.

7. Allah Teâlâ, bu kimseler için "Kâzip" ve "Kâfir" olmak üzere iki tür ifade kullanmıştır. Kâzip denmesinin nedeni onların Allah'a yalan ve iftira uydurmuş olmalarıdır. Kâfir ifadesi ise, ilki, hakkı reddetmeleri ve tevhidi bildikleri halde batıl inançları üzerinde ısrar etmeleri, ikincisi ise, "Allah'ın nimetleri için başkalarına şükretmeleri ve Allah'ın verdiği rızık ve nimetlerde, O'nun yanında sözü geçtiğini zannettikleri kimselerin payı olduğuna inanmaları" dolayısıyla iki anlamda kullanılmıştır.

8. Yani, Allah'ın oğlu olması zaten mümkün değildir. Fakat Allah dilediği takdirde, kendisine kimi isterse onu seçer. Ancak unutulmamalıdır ki, seçtiği kimse de her halûkarda mahluk olacaktır. Çünkü kâinattaki her şeyi Allah yaratmıştır ve onlarla olan ilişkisi Halık-mahluk münasebeti şeklindedir. Dolayısıyla baba-oğul şeklinde bir ilişkinin olabilmesi için, nesebî bir bağ gereklidir. Allah Teâlâ ise bu gibi sıfat ve tanımlamalardan münezzehtir. O bir ve tektir.

9. Allah'ın, baba-oğul şeklindeki bir ilişkiden münezzeh oluşuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki şu deliller öne sürülmüştür.

1) Allah her türlü acizlik, zaaf ve eksiklikten münezzehtir. Ancak noksan olan kimseler bir oğula ihtiyaç duyar. Yani, fani (ölümlü) olanların bir oğul sahibi olmayı istemelerinin nedeni, kendilerinden sonra isimlerinin devam etmesini arzuladıkları içindir. Nitekim başkalarını evlat edinenler kendilerinde büyük bir eksiklik olduğundan dolayı bunu yaparlar. Oysa Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir. O'na evlat nispet edenler cehalet içindedirler.

2) Allah bir ve tektir, eşi ve benzeri yoktur. Oğul edinmek ayrıca karşı bir cinsi de gerektireceği için, O bundan münezzehtir. Allah'a ancak cahiller evlat nispet ederler.

3) Allah Kahhar'dır. Yani O, herşeyin hakimidir ve tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır. Dolayısıyla hiçbir şey O'nun benzeri olamaz.

10. Daha fazla bilgi için bkz. İbrahim an: 26, an: 6, Ankebut an: 75.

11. Yani, Allah sizlere bir azab gönderdiği takdirde, hiçbir kuvvet O'na mani olamaz. Sizlerin tüm küstahlığınıza rağmen, size mühlet tanıması O'nun bir lütfudur. Burada "mühlet tanımak" şeklindeki ifade "mağfiret" olarak geçmektedir.

6 Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan kendi eşini var etti ve sizin için12 davarlardan sekiz çift indirdi.13 Sizi annelerinizin karınlarından, üç karanlık içinde,14 bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur;15 mülk de O'nundur.16 O'ndan başka ilah yoktur.17 Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?18

7 Eğer küfre sapacak olursanız, artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır 19ve O, kulları için küfre rıza göstermez.20 Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur.21 Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez.22 Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. Hiç şüphe yok O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.

AÇIKLAMA

12. Bu ifade, Allah'ın önce insanları, sonra Havva'yı yarattığı anlamına gelmez. Burada önemli olan tertib-i zaman değil, tertib-i beyan'dır.

Nitekim Kur'an'ın pek çok yerinde kronolojik sıralama dikkate alınmadan zikredilen olaylar vardır.

13. Burada "en'am" ile dişi ve erkek olmak üzere 8 çift (deve, öküz, koyun ve keçi) kastolunmaktadır.

14. Üç perde; ana karnı, ana rahmi ve zardır.

15. Yani, tasarruf sahibi, hükmeden ve rızık veren.

16. Yani, tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır ve O'nun emirleriyle idare olunmaktadır.

17. Başka bir deyişle, "Şayet Allah'ı kâinatın sahibi ve Rabbi olarak kabul ediyorsanız, yegane ma'bud olarak da onu kabul etmelisiniz."

Bu bir mantıktır ki, kâinat üzerinde hükümranlığında hiçbir ortağı bulunmazken, yine de Allah'ın dışında ma'bud ittihaz edinilebilmektedir. Aklınıza ne oldu ki, böylesine mantıksız düşünceleri kabul edebiliyorsunuz? Sizi, her çeşit hayvanı, yeri, göğü, ay ve yıldızları yaratan gece ve gündüze hükmeden sadece Allah iken, başkalarını nasıl ma'bud ittihaz edebiliyorsunuz?

18. Bu dikkate değer bir ifadedir. Çünkü burada "Nasıl döndürülüyorsunuz?" denilmektedir, "Nasıl dönüyorsunuz?" değil. Yani, "Sizleri doğru yoldan çıkaran başkalarıdır ve sizler o kimselerin söylediklerine uyarak en doğru şeyleri bile göremiyorsunuz!" Yine dikkate değer bir husus, burada hitabın, başkalarını yoldan çıkaranlara değil, yoldan çıkan zavallılara olmasıdır. Bu çok manidar bir ifade biçimidir. İnsanları yoldan çıkaranlar toplum içerisinde legal (açık) faaliyet gösterdikleri için, isimlerinin zikredilmesine gerek bile duyulmamıştır. Onlara hitaben yapılacak bir konuşma anlamsız olurdu. Çünkü onlar Allah'a bile bile ortak koşuyorlar ve Allah'a kulluk edenleri engellemeye çalışıyorlardı. Bu tür insanlarla diyaloğa girmek bir yarar sağlamaz, zira sapıklık ve dalâlet ile onların çıkarları artık özdeşleşmiştir. Onlar gerçeği kavramış olsalar bile, sırf çıkarları yüzünden, dalâleti terketmezler. Ancak diğer insanların bu çıkar şebekelerinin etkisi altında yoldan çıkmış olmaları üzücüdür. İşte hitap böyle insanlaradır. Çünkü onlar kandırılmıştır ve sapıklıktan bir menfaatleri de yoktur. Bu insanlar biraz düşünecek olsalar, kendilerini şirk koşmaya teşvik edenlerin, bu davranışlarıyla nasıl bir çıkar ilişkisi içinde olduklarını farkedeceklerdir.

19. Yani, "Sizlerin inkar etmeniz, Allah'ın hükümranlığına bir halel getirmez. Sizler Allah'ı tek ma'bud olarak kabul etseniz de, etmeseniz de, Allah için farkeden bir şey olmaz."

Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle söylediği rivayet olunur: "Allah; ey kullarım! Gelmiş-geçmiş tüm ins ve cinden daha fazla fâcir olsanız, yine de benim hükümranlığıma bir halel getiremezsiniz" demiştir. (Müslim).

20. Yani, Allah kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için küfrü tasvib etmez. Çünkü küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Burada dikkate değer husus, Allah'ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü Allah'ın dileği dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O'nun razı olmadığı olaylar cereyan edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar, hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler. Allah Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. Allah tıpkı salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. Allah onlara böyle bir fırsat tanımamış olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı. Tüm bunlar Allah'ın dilemesi dahilinde olmaktadır, yoksa bu, Allah'ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, Allah o kimseye fırsat tanır. Allah'ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı olduğu anlamına gelmez.

Sizler eğer küfür üzerinde ısrar ederseniz, biz sizi zorla mü'min yapmayız. Fakat yaratıcınızı inkar etmenizden de hoşlanmayız. Çünkü bu sizin zararınızadır. Aksi takdirde benim hükümranlığıma halel gelmez.

21. Burada küfrün karşıtı olarak, iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanımdan küfrün nankörlük, imanın da şükür olduğu anlaşılıyor. Allah'ın ihsanını idrak eden bir kimse için, iman etmenin dışında başka çıkar bir yol yoktur. Bu kimse eninde sonunda mutlaka iman edecektir. Dolayısıyla şükür ile iman birbirine bağlıdır. Şükreden kimse iman eder. Tam aksine küfür sözkonusu iken şükür olmaz.

22. Yani, hepiniz kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Dolayısıyla suçunun cezasını kendisi çekecektir. Bu yüzden küfür ile iman arasındaki farkı anlayan kimse, hemen küfrü terketmeli ve İslâm'ı kabul etmek suretiyle kendisini cehennem azabından kurtarmalıdır.

8 İnsana bir zarar dokunduğu zaman,23 gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine dua eder.24 Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O'na dua ettiğini unutur25 ve O'nun yolundan saptırmak amacıyla26 Allah'a eşler koşmaya başlar.27 De ki: "Küfrünle biraz metalanıp-yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın."

AÇIKLAMA

23. Burada "insan" ifadesiyle, Allah'a nankörlük eden kâfirler kastolunmaktadır.

24. Yani, iyi durumlarında diğer ma'budlarına, bir felakete uğradıklarında ise, Allah'a yalvarırlar. Çünkü bu durumda diğer ma'budlarından ümitlerini keserler. Kalblerinin derinliklerinde, aslında diğer ma'budların aciz varlıklar ve gerçek güç sahibinin ise Allah olduğunu bilirler.

25. Yani, o kötü anlar geçtiğinde yine Allah'ı bırakarak, diğer ilâhlarına taparlar.

26. Yani, kendilerinin dalâlette oldukları yetmiyormuş gibi, "Bir musibete uğramıştım, falan zat, filan şeyh, filan keramet sahibi beni o musibetten kurtarmıştı" diyerek başkalarını da teşvik eder ve böylece dalâlette olanların halkasını genişletirler.

27. Yani, tekrar o ilahlarına tapmaya başlayıp, onlar için kurban ve adaklar keserler.

9 Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?28 Hiç şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünmektedir."

10 De ki: "Ey iman eden kularım, Rabbinizden korkup-sakının.29 Bu dünyada iyilik etmekte olanlar için bir iyilik vardır.30 Allah'ın arz'ı geniştir. 31Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir."32

11 De ki: "Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum."

12 "Ve ben, müslümanların ilki olmakla da emrolundum."33

13 De ki: "Ben, Rabbime isyan ettiğim taktirde, büyük bir günün azabından korkmaktayım"

14 De ki: "Ben dinimi yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet ederim."

15 "Siz, O'nun dışında dilediklerinize ibadet edin." De ki: "Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de yakınlarını hüsrana uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir."34

16 Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kendi kullarını bununla tehdit edip-korkutuyor. Ey kullarım öyleyse benden korkup-sakının.

17 Tağut'a 35kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.

18 Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar.36 İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.

AÇIKLAMA

28. Burada, biri kendisine bir musibet geldiğinde sadece Allah'a rücu eden, başka zamanlarda O'nun dışındaki kimselere kulluk yapan kimseler, diğeri her türlü halde Allah'a yönelen kimseler olmak üzere iki tip insan arasında bir mukayese yapılmaktadır. Bu birinci grubu Allah Teâlâ, cahil, ikincileri ise, alim olarak nitelemektedir. Bunlar okuma yazma bilmeseler de âlimdirler, zira asıl ilim, hakikatin ilmidir ve bu ilme göre amel etmektir. İnsanın kurtuluşu buna bağlıdır. Sanki şöyle denmek isteniyor "Bu iki grubun eşit olması mümkün mü?" Bu insanların dünyada bir araya gelmeleri nasıl mümkün değilse, ahirette de bir araya gelmeleri mümkün olmayacaktır.

29. Yani, sadece iman etmekle yetinmeyin, yanısıra Allah'tan korkarak, O'nun emirlerini yerine getirin. Yasak ettiği şeylerden uzak durun ve dünyada Allah'tan korkarak hayatınızı sürdürün.

30. Yani, onlara bu dünyada da ahirette de güzellik vardır.

31. Şayet bir belde, Allah'a itaat eden kimseler için, yaşanamayacak hale gelirse, onlar zorluğun ve sorunların daha az olduğu bir yere hicret etsinler.

32. Yani, onlar Allah yolunda her türlü musibete ve sıkıntıya katlanarak, hak yolda yürümeye devam ettiler. Bunların içine, hicret ederek, öz vatanlarına hasret duyanlar ile, hicret edemeyip bulundukları yerde, musibetlere göğüs geren ve müslümanlıklarında diretenler de dahildir.

33. Yani, benim görevim sadece tebliğ etmek değildir. Örnek olmak ve tebliğ ettiklerimi de bizzat yaşamak da görevlerim arasındadır.

34. "Hüsrana uğrayanlar", Allah'ın insana verdiği ömür, akıl ve diğer nimetleri boşa harcayanlardır. İnsan bunları dünyada boş yere heder eder. Yani Allah'ın olmadığını kabul ederek, O'na ortaklar koşarak veya kıyamet ve hesap gününün olmadığını, hesaba çekilmeyeceğini sanarak, Allah'ın kendisine lütfettiği tüm sermayesini (ömür, akıl, sıhhat v.s) bu yanlış düşünceler nedeniyle sarfedip iflas eder.

Bu ifadenin diğer bir anlamı da şöyledir: Bu (hüsrana uğrayan) kimse, yanlış inançlarının etkisiyle, başkalarına zulmeder ve onların günahlarını da yüklenir. Ancak kendi küfrü dolayısıyla zaten hiçbir şeyi kalmadığı için, tamamen herşeyini kaybeder. Üçüncüsü, o sadece kendisi iflas etmekle kalmamış, yanısıra ailesini, akrabalarını ve kabilesini de yanlış inançları dolayısıyla zarara sokmuştur. Bu üç zararı da Allah Teâlâ "hüsran-ı mübin" (apaçık hüsran) olarak nitelemiştir.

35. "Tağut" yani âsîlik. Bir kimseye Taği (âsî) yerine Tağut denildiğinde, o kimsenin aşırı âsî olduğu kastedilir. Sözgelimi bir kimse için "güzel" deriz. Fakat "bu güzelliğin ta kendisi" dersek, o kimsenin çok güzel olduğunu vurgulamış oluruz. İşte tıpkı bunun gibi, diğer ilâhlara kulluk etmek âsîliktir ama kişinin kendisini ilâh mevkiine koyarak başkalarını kendisine kulluk ettirmesi isyanın ta kendisidir. (İzah için bkz. Bakara an: 286, Nisa an: 91-105, Nahl an: 32)

36. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi: "O duyduğu her söze hemen inanmaz. Onun üzerinde düşünür ve doğruysa kabul eder."

Diğer anlamı ise: "Bir söz duyduğunda ona hemen kötü bir anlam vermeyip, iyi niyetle yaklaşır" şeklinde olabilir.

19 Azab sözü kendisi üzerinde hak olmuş kimse mi (onlarla bir tutulur)? Ateşte olanı artık sen mi kurtaracaksın?37

20 Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlar için yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu,) Allah'ın va'didir. Allah, va'dinden dönmez.

21 Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi.38 Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarmaktadır. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.39

22 Allah, kimin göğsünü İslam'a yarıp-açmışsa,40 artık o, Rabbinden olan bir nur üzerindedir,41 (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış42 olanların vay hallerine. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

23 Allah, müteşabih (benzeşmeli),43 ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korku duyanların ondan derileri ürperir. Sonra da onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete eriştirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösteren yoktur.

AÇIKLAMA

37. Yani, o kimse artık azaba müstahak olmuş ve Allah onu cezalandırmaya karar vermiştir.

38. "Yenabi" arzdaki tüm su kaynakları için kullanılmıştır.

39. Yani, akıl sahibi olanlar, bu örnekten dünya hayatının ve ziynetlerinin geçici olduğu şeklinde bir ders çıkarırlar kendilerine. Çünkü her baharın bir de sonbaharı vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm bekler. Yani, her kemalin bir zevali olur. Dolayısıyla dünya, insana Allah'ı unutturacak ve bu geçici hayat için ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Akıl sahibi bir insan, sıradan manzaralardan bile ders alabilir. Bahar ve sonbahar Allah'ın kanunlarına bağlıdır. Allah dilediğine hayat verir, onu yayar ve geliştirir, dilerse onu harabeder. Allah'ın bereket nasip ettiğine, kimse mani olamaz. Mahvetmeyi dilediğini de kimse mahvolmaktan kurtaramaz.

40. Yani, Allah, onlara bu hakikatlerden ibret almayı ve İslâm'ı kabul ederek, kalblerinin mutmain olmasını nasip etmiştir.

Bu itminan insana, o ne zaman tüm şüphelerden arınır ve hiçbir tehlike ve zarar endişesi kendisini inanmaktan alıkoyamayacak bir hale gelirse, işte o zaman nasip olur. Çünkü inanan kimse, bir kez "İslâm haktır" diye kesin bir kanaate sahip olduğunda, artık o, Allah ve Resûlü'nün emirlerine zoraki değil, seve seve tabi olur. Kitab ve Sünnet'teki akide ve amelleri kabullenir. Ve tüm bunları adeta kendiliğinden yerine getirir. Çıkarlarına ters düşse bile, yanlış bir davranışı terketmek ona üzüntü vermez. Çünkü o, zaten bu davranışı kendisi meşrû görmediği gibi, ayrıca kendisine zararlı olacağını da düşünür. Ayrıca doğru yoldan sapmadığı için Allah'a hamd eder. Bu dünyevi zararlar, kendisinin Allah'a itaatsizliği sonucunda doğacak zararlardan daha hafiftir. O bir tehlikeyle karşılaştığında da aynı tarzda düşünür. Nasıl bir tehlike gelirse gelsin, Allah yolunda yürümeye devam eder. Çünkü o, kendisi için Allah'ın yolundan başka bir yolun olamayacağını düşünerek, her türlü zahmete katlanır.

41. Yani, Allah'ın Kitabı'nın ve Rasûlü'nün Sünneti'nin ışığında doğru yolu görebiliyor.

42. İnsan kalbi iki nedenden ötürü mutmain olmaz. Birincisi, sıkılan ve daralan bir kalbe sahip olanlar. Bu kimselerin kalbleri tamamen kararmadığından müslüman olma imkanları halen yok olmamıştır. İkincisi, tamamen katılaşmış bir kalbe sahip olanlar. Böyle insanların Hakkı kabul edip, müslüman olmaları mümkün değildir. Bu durumda olan kimseler, helâk olmaktan başka bir şey beklememeleri konusunda uyarılıyorlar. Bundan, daralmış ve sıkılmış bir kalble olsa da İslâm'ı kabul eden kimsenin kurtuluş ümidinin bulunduğu anlaşılıyor. Gerçi Allah bu konuda açık ifadeler kullanmamışsa da, böyle bir anlayış, sözkonusu ayetin yorumundan çıkmaktadır. Buradaki asıl maksat ise, Hz. Peygamber'e (s.a) inatla karşı çıkanların uyarılmasıdır. Sanki şöyle denilmek isteniyor; "Sizler Hz. Peygamber'e (s.a) gurur ve kibirle karşı çıkıyor ve Allah'ın gönderdiği mesajdan yüz çeviriyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki, Allah'ın gönderdiği mesaj karşısında büyüklenmek, sizler için büyük bir talihsizlikten başka bir şey değildir."

43. Yani, bu kitabda hiçbir çelişki yoktur. Tüm kitab boyunca aynı maksat gözetilmekte, akide ve ameller hususunda aynı esaslar öne sürülmektedir. Her bölüm, bir diğerini tafsil ve tefsir etmektedir. Anlam ve izahlar bir ahenk içinde birbirine bağlıdır.

24 Kıyamet günü o kötü azabtan kendini yüzü ile kim koruyabilecek?44 Ve zalimlere "Kazanmakta olduğunuzu tadın"45 denmiştir.

25 Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azab onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip-çattı.

26 Artık Allah, onlara dünya hayatında 'horluğu ve aşağılanmayı' taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, ahiretin azabı gerçekten daha büyüktür.

27 Andolsun, biz bu Kur'an'da, belki öğüt alıp-düşünürler diye, insanlar için her bir örnekten verdik.

28 (Bu) Arapça46 bir Kur'an, ki O'nda çarpıklık47 yoktur. Umulur ki korkup-sakınırlar.

29 Allah bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu?48 Hamd, Allah'ındır.49 Hayır onların çoğu bilmiyorlar.50

30 Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.51

AÇIKLAMA

44. Bu kimseler "yüzleriyle korunacaklarına" göre, çok çaresiz olacaklardır. Çünkü ancak çok çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar. Güçlü insanlar, diğer uzuvlarına darbe alsalar da, yüzlerini korumaya çalışırlar. Yukarıda zikri geçen kimseler yüzlerini açıkta bırakacaklarına ve böylece korunmaya çalışacaklarına göre hiçbir çareleri kalmamış demektir. İşte kâfirlerin kıyamet günündeki çaresizliklerinin manzarası mecazen böyle çiziliyor.

45. "Kesb", Kur'an ıstılahına göre, bir kimsenin amelleri neticesinde elde ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç o kimsenin amelleri neticesinde elde ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç, o kimsenin kesbidir.

46. Yani, bu Kur'an yabancı bir dille indirilmemiştir ki, Mekke'deki ve diğer arapların onu anlaması için bir mütercim gereksin. Bu onların kendi ana dilleri olduğu için doğrudan doğruya Kur'an'ı anlayabiliyorlardı.

47. Yani, bunda hiçbir eğrilik olmadığı için, sıradan bir insanın bile anlaması güç değildir. Bu kitabta, yanlışın ve doğrunun ne olduğu, neyin reddedilip neyin redddedilemeyeceği, neyin yapılıp neyin yapılamayacağı, her insanın anlayabileceği şekilde anlatılmıştır.

48. Böyle bir misal ile Allah Teâlâ, şirk ve tevhid akidelerini ve onların insan hayatı üzerindeki etkilerini kısa ve tesirli bir şekilde açıklamıştır. Birçok efendisi olan ve her efendinin kendisine hizmet etmesini istediği bir kölenin, hiçbirini memnun edemeyeceği ve devamlı surette, her efendisinden ayrı ayrı ceza ve cefa çekeceği kaçınılmazdır. Fakat bu kölenin aksine, tek bir efendisi olan köle, bu şekilde bir ızdırab çekmeyeceği gibi, o tek efendisine huzur içinde hizmet eder. Bu o kadar net bir gerçektir ki, idrak edebilmek için fazla düşünmeye bile gerek yoktur. Bir tek ilâha kulluk etmek, birçok ilâha kulluk etmekten daha iyidir ve insanoğlu ancak o zaman huzur bulur.

Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kastolunmadığını açıklamakta fayda mulahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı ma'budlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen ma'budlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderlerdir, kanun koyuculardır, ticari ve iktisadi güçlerdir v.s. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.

Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışır. Elbette herbirisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken, diğeri zelil etmeye çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken, diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır, velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da halisane bir kalble tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah'a kulluk etmek ve O'nun dışındaki herşeyden kesilmek.

Tevhid inancı, şu iki durumda da varlığını sürdürür:

1) Bir kimse tevhidi düşünceyi samimiyetle kabullendiğinde, toplum kendisine karşı tavır alır ve üzerindeki sıkıntı ve zorluklar artar. Ancak tüm bunlara rağmen o şahıs bir iç huzura kavuşur ve başına gelen hiçbir musibet, sıkıntı ve zorluk, onun bu iç huzurunu bozamaz, onu düşüncelerinden vazgeçiremez. O kimse, nefsinin, yerine getirdiği takdirde, Allah'ın rızasına ters düşecek her isteğini şiddetle reddeder. Öyle ki ailesinin, kabilesinin, milletinin, hükümetin, din adamlarının ve sermaye çevrelerinin isteklerini dahi, Allah'ın emirlerine ters düştükten sonra geri çevirir. Sonuçta o, belki sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalacaktır ama, yine de huzur içinde olacaktır. Çünkü o, imanının doğrultusunda davranmakta ve sahibinin isteklerini yerine getirmektedir. O, kendilerini Allah'ın yerine koyan ve insanları kendilerine itaat ettiren otoritelere kulluk etmiyor ki, bir rahatsızlık duysun. Onun kalbindeki huzur ve sükûnu dünyadaki hiçbir kuvvet elinden alamaz. Hatta onu idam sehpasına götürseler bile, seve seve ölüme gider ama asla sahte otoritelere boyun eğmez.

2) Tüm toplum tevhidî öğretiden etkilenir ve ahlâkını, kültürünü, medeniyetini, eğitimini, din anlayışını, kanunlarını, örf ve adetlerini, siyaset ve ekonomisini kısaca hayatın her cephesini bu inanç üzerine kurar ve uygulamaya geçirir. Hayatı Allah'ın Kitabı'na Rasulü'nün Sünneti'ne göre düzenler. Allah'ın dininde haram kılınan hususları, kanunlarda suç olarak niteler ve yönetimin gayesi eğitim ve öğretimi, insanların bu suçlardan korunmalarını sağlamak amacıyla zihinlerini ve ahlâklarını terbiye edecek şekilde tanzim etmek olur. Minberlerden haramın zararları hakkında hutbeler verilir, tüm toplum haramı suç olarak telakki ettiği gibi, ekonomik kurumlar da harama yönelik ilişkileri yasaklar.

Dolayısıyla Allah'ın dininde hüsnü kabul gören davranışlar salih amel sayılır ve kanunlar bu amelleri teşvik ve himaye ederken, idari güçler de korur ve geliştirirler. Eğitim ve öğretim kurumları, bu davranışları zihinlere ve ahlâka yerleştirir, camiler bunları halka telkin eder ve sonuçta toplum salih amelleri benimser, örf ve adetlerini buna göre ayarlar ve alışveriş de bu esaslar çerçevesinde yapılır. İşte böyle bir toplumda mü'min bir kimse, iç ve dış huzuru bulur. Maddi ve manevi hayatını geliştirecek tüm kapılar açılır. Çünkü tevhidi bir toplumda, Allah'ın dışındaki tüm sahte otoriteler birer birer devrilmiştir.

İslâm, her iki durumda da bulunsa, her ferdi halis bir tevhid akidesine sahip olmaya, her zorluk ve tehlikeye rağmen sadece Allah'a kulluk etmeye çağırır. Ancak, İslâmın asıl gayesinin, ikinci durumu oluşturmak olduğu gözden uzak tutulamaz. Çünkü tüm peygamberlerin asıl hedefi; insanları küfür ve ilhaddan kurtararak bir toplum halinde dini Allah'a halis kılmalarını, sadece O'na kulluk etmelerini sağlamak ve böylece müslüman bir toplum meydana getirmektir.

Kur'an ve sünnete vakıf olan herhangi bir kimse bile, peygamberlerin asıl hedeflerinin insanları bireysel olarak ıslah etmek olmayıp, dini toplumsal hayata hakim kılmak olduğunu bilir.

49. Buradaki "elhamdülillah" ifadesi, tıpkı bir konuşmacının; muhatabına soru yöneltip cevap almadığında, karşısındaki kimsenin suskunluğundan olumlu bir anlam çıkararak, "Bir tek efendi yerine, daha çok efendiye kulluk etmek daha iyidir" deme cesaretini gösteremedikleri için Allah'a şükretmesi gibidir.

50. Yani, bir efendiye kulluk ile, birçok efendiye kulluk etmenin arasındaki farkı çok iyi idrak ediyorsunuz ama iş diğer ilahları terkedip, bir tek Allah'a kulluk etmeye gelince, anlamaktan acizmiş gibi davranıyorsunuz.

51. Önceki ayetle bu ayet arasında latif bir boşluk vardır. Fakat akıl sahibi herkes bu boşluğu doldurabilir. Bu ince boşlukta adeta şöyle bir anlam saklıdır: "Sen bu kâfirlere çok basit bir meseleyi anlatmaya çalışıyorsun ve onlar sırf inatçılıkları yüzünden anlamamakta ısrar ediyor, üstelik seni azarlıyorlar. Onlara "Ben de öleceğim, sizler de öleceksiniz. İşte o zaman kimin haklı olduğunu hep birlikte göreceğiz" de."

31 Sonra şüphesiz sizler, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.

32 Allah'a karşı yalan söyleyenden ve kendisine geldiğinde doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalim kimdir? Kâfirler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?

33 Doğruyu getiren ve doğrulayanlara gelince; işte onlar muttaki (takva sahibi) olanlardır.52

34 Rableri katında dileyecekleri her şey onlarındır.53 İşte bu, ihsanda bulunanların ödülüdür.

35 Çünkü Allah, onların (dünyada) yaptıklarının en kötüsünü temizleyip-giderecek ve yapmakta olduklarının, en güzeliyle ecirlerini verecektir.54

36 Allah, kuluna kâfi değil mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar.55 Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.

37 Allah, kimi de hidayete eriştirirse, onun için bir saptırıcı da yoktur. Allah, intikam sahibi,56 güçlü ve üstün olan değil midir?

AÇIKLAMA

52. Yani, kıyamet gününde, Allah'ı inkar ettikleri, Allah'ın hak ve yetkilerinde, zat ve sıfatlarında başkalarını O'na ortak koşarak nefislerine zulmettikleri için cezalandırılacaklardır. Böyle yapmakla şirk suçunu işlemiş oldular ve ayrıca Hakka davet edildiklerinde, kendilerini Hakka davet eden kimseleri yalanladılar. Allah indinde ancak Hakka davet eden ve onu kabul edenler mükafat göreceklerdir.

53. Burada "cennette" değil, "Rabblerinin indinde" şeklinde bir ifade kullanılmış olması, oldukça dikkate değerdir. Çünkü her kul ölümden sonra Rabbinin yanına gider. İşte bu yüzden, Allah'ın salih kullarının sadece cennete girdikten sonra değil, ölümden hemen sonra da aynı muamele ile karşılacakları açıkça anlaşılıyor. Yani onlar, Berzah aleminde ve kıyamet gününde, sorgulamanın şiddetini, mahşer meydanındaki mahcubiyeti duymayacak, kusurlarına ve eksiklerine pek dikkat edilmeyecektir. Tüm bu acılardan azade, tüm istekleri yerine getirilecektir.

54. Rasûlullah'a (s.a.) iman eden kimseler arasında, daha önce cahiliyye döneminde çok ağır iki tip (iktisadî ve ahlâkî) cürüm işlemiş olan kimseler de bulunuyordu. Bu kimseler müslüman olduktan sonra, sadece şirk ve zulümden vazgeçmekle kalmamışlar, ayrıca salih ameller ile hayırlı işler de yapmışlardır. Dolayısıyla "Onların işlediği en çirkin suçlar bile, amel defterinden silinecek ve amel defterleri, yaptıkları salih ameller gözönünde bulundurularak yeniden düzenlenecektir" denilmiştir.

55. Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber'e (s.a) "Sen bizim tanrılarımızı inkar ediyorsun ama onlar büyük güç ve keramet sahibi oldukları için seni mahvedecekler" diyorlardı.

56. Yani, kişinin aciz putlara, onca izzet ve şeref atfedip, asıl kudret sahibi olan Allah'ı hiç hesaba katmadan, bu hakir varlıkları O'na ortak koşması, hidayetten mahrum olmanın bir delilidir.

38 Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. Deki: "Gördünüz mü-haber verin; Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini onlar tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler."57

39 De ki: "Ey kavmim, üzerinde bulunduğunuz duruma göre yapıp-edin;58 hiç şüphesiz ben de yapıp-edenim. Artık yakında öğreneceksiniz."

40 Kendisini aşağılık kılan azab kime geliyor ve kesintisiz azab kimin üzerine çöküp-kaçınılmaz oluyor?

41 Hiç şüphesiz, sana biz Kitabı insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete erişirse, bu kendi lehinedir; kim de saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.59

42 Allah, ölümleri vaktinde canları alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar).60 Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.61

AÇIKLAMA

57. İbn Ebi Hatim'in, İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Dünyada güçlü olmak isteyen Allah'a tevekkül etsin, zengin olmak isteyen elindekilere değil, Allah'ın yanında olanlara güvensin, izzet ve şeref sahibi olmak isteyen de Allah'tan korksun."

58. Yani, "Beni mağlub edebilmek için elinizden geleni yapın."

59. Yani, onları yola getirmek senin görevin değildir. Senin görevin onlara doğru yolu göstermektir. Buna rağmen onlar dalâleti tercih ederlerse, bunun sorumluluğu kendilerine aittir.

60. Uyku sırasında, ruhun kabzedilmesiyle, his, şuur, idrak gibi kuvvetlerin muattal kılınması kastolunuyor. Tıpkı uykuda olanın ölmüş birine benzemesi gibi.

61. Bu ifadeyle, insanlara ölüm ile hayatın aslında bir olduğu anlatılmak isteniyor. Hiç kimsenin gece yatağına yatmasından sonra, sabahleyin hayata döneceğine dair bir garantisi yoktur. Hiç kimse ileride nelerin olacağını, hangi musibetle karşılaşacağını, bir saniye daha yaşayıp yaşamayacağını bilemez. Bilinmez ki insan uyurken mi, uyanıkken mi, evde otururken mi, caddede yürürken mi yada bedenindeki bir hastalık yüzünden mi, dışarıdan gelen bir afet dolayısıyla mı ölecek! Allah'ın takdiri karşısında tüm acizliğine rağmen, yine de insan ne kadar aptaldır ki hâlâ Allah'dan gafil bir halde yaşamaktadır.

43 Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler mi edindiler?62 De ki: "Ya onlar, hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?"

44 De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır.63 Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra da O'na döndürüleceksiniz."

45 Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında ise, hemen sevince kapılırlar.64

46 De ki: "Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşahade edilebileni de bilen Allah'ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vereceksin."

47 Eğer yeryüzünde olanların tümü ve bununla birlikte bir katı daha zalimlerin olmuş olsaydı, kıyamet günü o kötü azabdan (kurtulmak amacıyla) gerçekten bunları fidye olarak verirlerdi. Oysa, onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah'tan kendileri için açığa çıkmıştır.

48 Kazanmakta oldukları kötülükler, kendileri için açığa çıkmıştır ve alay konusu edindikleri şey de kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.

AÇIKLAMA

62. Yani, bunlar kendi kendilerine, bazı zatların, Allah yanında etkili olduğunu ve Allah'ın onların ricasını geri çevirmeyeceğini zannediyorlar. Oysa onların elinde bu konuda hiçbir delil bulunmamaktadır. Ayrıca Allah'ın bazı kimselere yetki verdiğine dair, Allah tarafından verilmiş bir belgeleri de yoktur. Zaten peşinden koştukları zevatta ellerinde Allah'dan aldıkları bir belgenin olduğunu söylemiyorlar. Tüm bunlara rağmen asıl sahipleri olan Allah'ı bırakmış ve bu aracı kabul ettikleri zatlara sarılmışlardır.

63. Yani, hiç kimse, Allah'ın yanında kalkıp şefaat etmeye cüret edemez. Kime izin verip, kime izin vermeyeceği, tamamen Allah'a kalmış bir iştir. Ayrıca kime şefaat için izin verilmişse, ancak o kimseye şefaat edilebilir. İzah için bkz. Bakara an: 281, En'am an: 33, Yunus an: 5-24, Hud an: 84, 106, Rad an: 19, Nahl an: 64-65, 79, Taha an: 85-86, Enbiya an: 27, Hacc an: 125, Sebe an: 40.

64. Bu, müşriklerin alışılagelmiş bir adetidir. Hatta bazı talihsiz müslümanlar dahi bu hastalığa yakalanmış ve müşrikler gibi aynı tavır içerisine girmişlerdir. Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, onlara sadece Allah'a kulluk etmekten bahsetseniz, hemen yüzlerini asar ve size derler ki: " Bu adam evliyaya inanmadığı için, sürekli Allah deyip duruyor."

Fakat onlara başka zatlardan bahsederseniz, gözlerinin içi güler ve memnun olurlar. Bu davranışlarından, onların muhabbet ve ilgilerinin kime daha fazla olduğu açıkça bellidir. Allame Alusî tefsirinde (Ruhu'l-Meâni) bu konuyla ilgili şunları söylüyor: "Bir gün bir şahsın, başına gelen musibetten kurtulmak için ölmüş bulunan bir zata yalvarıp yakardığını gördüm ve ona "Ey Allah'ın kulu! Allah'a yalvar, çünkü O, "Kullarım sana, benden sorduklarında de ki: "Ben onlara yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim davetime uysunlar, bana iman etsinler ki, doğru yolu bulalar" (Bakara: 186) diye buyurmaktadır, dedim. Bu sözüm üzerine çok öfkelendi. Hatta bazılarının dediğine göre, ben oradan ayrıldıktan sonra, "Bu adam evliyaya inanmaz" demiş. Yine başkalarına göre, "Veliler Allah'dan daha çabuk duayı işitirler" diyormuş."

49 İnsana bir zarar dokunduğu zaman, bize dua eder;65 sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi.66" Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak onların çoğu bilmiyorlar.67

50 Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti; ama kazandıkları şeyler onlara hiç bir yarar sağlamadı.68

51 Böylece, kazandıkları kötülükleri(in acı sonucu) onlara isabet etti. Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir. Ve onlar (bunu kendilerine uygulamaktan Allah'ı) aciz bırakabilecekler de değildirler.

52 Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, dilediğine rızkı genişletip-yayar ve (dilediğine) kısar da.69 Şüphesiz bunda, iman etmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.

AÇIKLAMA

65. Yani onlar, sadece Allah'ın adı zikredildiğinde yüzlerini ekşitirler.

66. Bu cümle iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Allah, bana verilen nimetlere layık olduğumu bilmektedir. Çünkü layık olmayıp yanlış bir inanca sahip olsaydım, Allah bana bu nimetleri bağışlamazdı." İkincisi, "Ben bu işin ehli olduğum için bana bu nimetler verilmiştir."

67. Cahiller kendilerine verilen nimetleri, Allah indinde makbul kimseler olduklarının alâmet ve delili zannederler. Oysa, Allah'ın bu dünyada verdiği nimetler bir fitneden (sınamadan) başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Eğer aksi olsaydı, Hak üzerinde olanlar yoksulluk içinde kıvranırken dalâlet üzerinde olanlar lüks ve zenginlik içinde yüzmezlerdi. Dünyada nimet sahibi olmak, Allah katında makbul olmanın alâmeti değildir. Çünkü yeryüzünde iyi insanların yoksulluk çekerken, kötü oldukları herkesçe bilinen insanların refah içinde yaşadıkları aşikârdır. Bu husus üzerinde derin bir şekilde düşünüldüğünde, akıl sahibi her insan, dünyadaki yoksulluk ve zenginliğin Allah'ın sevgi ve nefretine bir ölçü teşkil edemeyeceğini anlayacaktır.

68. Yani, Allah'ın azabı geldiğinde, onların tüm marifet ve zekâları işlerine yaramamıştır. Dünyada kazandıkları, kendi çabalarının bir sonucu olmuş olsaydı, yine aynı cehdi göstererek Allah'ın azabına mani olabilirlerdi. Böylece kendilerine verilen fırsat ve nimetlerin, onların Allah indinde makbul kimseler olmadıklarının bir delili olduğu ortaya çıkmıştır.

69. Yani, Allah'ın rızkı paylaştırması, hikmetini sadece kendi bildiği kanunlara bağlıdır. Dolayısıyla rızk, insanın kendi yetenek ve becerilerinin, Allah katında makbuliyetinin veya mağlubiyetinin bir işareti değildir. (İzah için bkz. Tevbe an: 54, 75, 89; Yunus an: 23; Hud an: 3, 33; Rad an: 42; Kehf an: 37; Meryem an: 45; Taha an: 113-114; Enbiya an: 99; mü'minun giriş bölümü ve an: 1, 49, 50; Şuara an: 81-84; Kasas an: 97-98, 101: Sebe an: 54-60)

53 (Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım.70 Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır. esirgeyendir."71

54 Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım da edilmez.

55 Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun;72 siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel.

56 Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana); doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay edenlerdendim."

57 Veya: "Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği,

58 Ya da azab gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının).

AÇIKLAMA

70. Bazıları bu ifadeyi hayret verici bir şekilde tevil etmişlerdir. Onlara göre, Allah Teâlâ, elçisine, insanlara "Ey kullarım" demesini emretmiştir. Yani, -Haşa- insanlar Hz. Peygamber'in (s.a) kulları olmuş oluyor. Buna tevil değil, açıkça Kur'an'ı tahrif ve tağyir etmek denir. Böyle kimselere, belki cahil müntesipleri hayran kalabilirler, ama böyle bir tevili kabul ettiğimizde, Kur'an'ı tümüyle tutarsız kabul etmiş oluruz. Çünkü Kur'an başından sonuna kadar, yalnızca Allah'a kulluk edileceğinden söz eder ve Hz. Muhammed'in (s.a) Rab değil kul olduğunu vurgular. Hz. Peygamber'in (s.a) bir gün Mekke'deki kafirlere, "Bugünden itibaren sizler, "Abdüsşems" değil, "Abdu'l-Muhammedsiniz" dediğini kim düşünebilir? Böylesine sapık düşüncelerden Allah bizleri muhafaza etsin!" demiştir.

71. Burada, İbn Kesir'in anladığı gibi sadece mü'minlere değil, tüm insanlığa hitab edilmiştir. Çünkü aksini düşünebilmek için elimizde herhangi bir delil bulunmamaktadır. Ancak bu hitabın genel olması, her tevbe edenin, günahlarının affedileceği anlamına gelmez. Çünkü hemen sonra gelen ayet, günahların affını, tevbe etmekle birlikte, Allah'ın gönderdiği "hidayete" tabi olmanın gerekliliğini izah etmektedir. Bu ayet, aslında cahiliye bataklığına batmış olan katil, zani, hırsız ve haydutlar için bir ümit ışığıdır. Bu kimselere sanki şöyle denmektedir: "Allah'dan ümidinizi kesmeyin, O'na yönelin ve tevbe edin ki, affolunasınız. Allah merhamet sahibidir." Bu yorum İbn Abbas, Katade, Mücahid, İbn Zeyd tarafından yapılmıştır. (İbn Cerir, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ayrıca izah için bkz. Furkan an:84)

72. Yani, Allah'ın Kitabı'nda emrettiklerini en güzel şekilde yerine getirin, men ettiklerinden uzak durun. Kur'an'daki kıssa ve misallerin uygun olanlarını kendinize ibret ve örnek alın. Ona isyan eden kimseler, Allah'ın emirlerinden yüz çevirir ve Kitab'ta vaz ettiği kötü örneklere uyarlar.

59 "Hayır, benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kâfirlerden oldun."

60 Kıyamet günü, Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?

61 Allah, takva sahiplerini (inanarak ve davranarak) zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır.

62 Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.73

63 Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerine (karşı) küfredenler ise; işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.

64 De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"

65 Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin amellerin boşa çıkacak74 ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.

66 "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol."

67 Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler.75 Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır;76 gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, onların şirk koşmakta olduklarından münezzeh ve yücedir.77

AÇIKLAMA

73. Allah bu kainatı yaratmış, fakat onu kendi haline bırakmamıştır. Tüm kainat ve içindeki her şey O'nun kontrolu altındadır. Çünkü kainat O'nun izniyle meydana gelmiş ve yine O'nun izniyle devam etmektedir.

74. Müşriklerin işledikleri iyi ameller bile, onlara ahirette bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü şirk suçunu işlemeleri, hayat boyunca yaptıkları tüm amelleri boşa çıkaracaktır.

75. Yani, onlar Allah'ın yüceliğini idrak edemedikleri için, en hakir mahlûkları O'na ortak koşmakta ve Allah'ı bırakarak onlara kulluk etmektedirler.

76. Yerin ve göğün, Allah'ın kudret ve tasarrufu altında olduğunu izah etmek için, arzın Allah'ın avucu içinde olacağı, göklerin de sağ elinde dürüleceği, bunun da O'na hiç güç gelmeyeceği şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Tıpkı bir kimsenin küçük bir topu eline almasının ve mendili buruşturmasının zor olmayacağı gibi. "Bugün inkar etmekte oldukları Allah'ın kudretini, o gün geldiğinde öyle göreceklerdir ki, yer ve gök O'nun elinde basit bir top ve mendil gibi olacaktır." İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Nesei, İbn Mace, İbn Cerir'in Abdullah b. Ömer ve Ebu Hureyre'den naklettiklerine göre, Hz. Peygamber bir gün bir hutbe irad ederken bu ayeti okumuş ve şöyle demiştir: "Allah Teâlâ gök ve yıldızları küçük bir çocuğun topu elinde çevirdiği gibi çevirecek ve o gün şöyle diyecektir: "Ben bir tek ilahım, Hükümdarım, Cebbarım, Kibriyayım. Yeryüzündeki hükümdarlar nerededirler? Nerededirler, yeryüzündeki cebbarlar, mütekebbirler?" Hz. Peygamber (s.a.) bunları söylerken öyle titremeye başladı ki, biz minberin yıkılacağını sanarak korktuk."

77. Yani, Yüce ve Azim olan Allah nerede, onların ortak koştuğu hükümdarlar nerede?

68 Sûr'a üfürüldü;78 böylece Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetiyorlar.79

69 Yer, Rabbi'nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler80 getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.

70 Her bir nefse yaptığının tam karşılığı verildi. O, onların işlemekte olduklarını dah iyi bilendir.

AÇIKLAMA

78. Sur'un üflenişi ile ilgili açıklama için bkz. En'am an: 47, İbrahim an: 57, Kehf an: 73, Taha an: 78, Hacc an: 1, Mü'minun an: 94, Neml an: 106.

79. Burada Sur'a iki defa üfleneceği zikredilmiştir. Neml: 87'de Sur'a bu iki üflenişten önce bir kez daha üfleneceği ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) bu yüzden sur'a üç kez üfleneceğini söylemiştir. 1) Nefhetu'l-Feza yani dehşet veren ses. 2) Nefhetu'l-Sa'k, yani öldüren ses. 3) Nefhetu'l Kıyame li Rabbi'l-alemîn, yani bu üflenişten sonra herkes kabirlerden çıkacak, Allah'ın huzurunda bulunacaklardır.

80. "Şahidler" ile, Allah'ın gönderdiği mesajı insanlara ulaştıran kimseler kastolunmaktadır. Diğer taraftan başkalarının yaptıklarına şahitlik yapanlara da işaret edilmektedir. Ayrıca sadece insanlar değil, melekler, cinler, hayvanlar, insanların uzuvları, taşlar, ağaçlar vs. de kastedilmiş olabilir.

71 Küfredenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, onun kapıları açıldı81 ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyarıp-korkutan peygamberler gelmedi mi size?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azab kelimesi kâfirlerin üzerine hak oldu.

72 Dediler ki: "İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür."

73 Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, onun kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin."

74 (Onlar da) Dediler ki: "Bize olan va'dinde sadık kalan ve bizi bu yere82 mirasçı83 kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.84

75 Melekleri de arşın etrafını çevirmişler olarak Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiştir ve: "Alemlerin Rabbine hamdolsun" denilmiştir.85

AÇIKLAMA

81. Yani, cehennemin kapıları, tıpkı hapishanelerin kapılarının kapalı olup, suçlular geldiğinde açıldığı ve onların içeri alındığı gibi, önceden kapalı olacaktır.

82. İzah için bkz. Taha an: 83, 106; Enbiya an: 99.

83. Yani, bizlere cennet bağışlandı ve bizim emrimiz altına verildi.

84. Bu sözün cennet ehline de, Allah'a da ait olması, ya da Allah'ın cennet ehlinin sözünün devamını getirmesi mümkündür.

85. Yani tüm kainat, "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin" diyerek Allah'a hamd edecektir.

ZÜMER SURESİNİN SONU

Site Admin

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” derler. (Bakara 155-156)

Yorum Yaz


Benzer TEFHİMUL KURAN TEFSİRİ

83 MUTAFFİFİN SURESİ
89 FECR SURESİ
99 ZİLZAL SURESİ
35 FATIR SURESİ
95 TİN SURESİ
86 TARIK SURESİ
v