KURANIMIZ

TEFHİMUL KURAN TEFSİRİ

34 SEBE SURESİ

34

SEBE SURESİ

GİRİŞ

Surenin Adı: Bu sure adını, içinde Sebe kelimesi geçen 15. ayetten alır. Bu da surede Sebe'den (yani Sabiî'lerden) bahsedildiğini belirtmektedir.

Nüzul Zamanı: Surenin kesin nüzul zamanını bildiren sahih rivayetler yoktur. Fakat surenin üslubu Mekke döneminin ilk zamanlarında veya ortalarında nâzil olduğunu göstermektedir. Eğer Mekke döneminin ortalarını kabul edersek, henüz işkencelerin çok ağırlaşmadığı ve İslâmî hareketin sadece alay, küçümseme, söylenti ve dedikodular yayma ve insanların düşüncelerini yanlış yönlendirme gibi araçlarla bastırılmaya çalışıldığı zamanlarda indirilmiş olması muhtemeldir.

Konu ve Anafikir: Sure, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) çoğunlukla alay ederek ve küçümseyerek itirazlar yönelttikleri tevhid, ahiret ve Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi konuları ele almaktadır. Bu itirazlara bazan, itirazın kendisine değinilerek, bazan da hiç değinilmeksizin cevap verilmekte ve konunun akışı cevaplanan itirazın ne olduğunu göstermektedir. Cevaplar genellikle talimat, öğüt verme ve delil getirme, tartışma şeklinde olmakta, fakat bazı yerlerde kafirler inatçılıklarının yol açacağı kötü akibet ile uyarılmaktadır. Bu hususta Sabiîlerin, Davud ve Süleyman Peygamberlerin kıssaları onlara şu dersi vermek için anlatılmaktadır: "Sizden önce bu iki grup insan da yaşadı. Bir tarafta Allah'ın kendilerinden önce hiç kimseye nasip etmediği büyük güçler, şöhret ve zafer ihsan edilen Davud ve Süleyman Peygamberler var. Bu nimetlere rağmen onlar kibir ve gurura kapılmayıp Rabblerine şükreden kullar olarak yaşadılar. Diğer tarafta ise Allah'ın kendilerine lütuflar ihsan ettiğinde kibre kapılan ve bu yüzden sadece efsanelerde ve destanlarda hatırlanacak şekilde ortadan kaldırılıp helak edilen Sebe' halkı var. Bunları göz önünde bulundurarak kendiniz için hangi hayatın daha hayırlı olduğuna karar verebilirsiniz. Tevhid'e ve ahiret inancına ve Allah'a karşı şükredici bir tavır takınmaya dayanan bir hayat mı, yoksa küfür, şirk ve ahireti inkara ve dünyaya tapmaya dayanan bir hayat mı?

Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla

1 Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah'ındır;1 ahirette de hamd O'nundur.2 O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır.3

2 Yerin içine gireni, ondan çıkanı; gökten ineni ve oraya çıkanı bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.4

3 Küfre sapanlar, dediler ki: "Kıyamet-saati bize gelmez."5 De ki: "Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir.6 Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiç bir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."7

AÇIKLAMA

1. Arapça hamd kelimesi hem övgü hem de şükür için kullanılır ve burada her iki anlam da kasdedilmektedir. Allah bütün kainatın ve içindeki herşeyin yegane sahibi olduğuna göre, kainatta görülebilen her tür mükemmellik düzen, hikmet, güç ve güzellik için övgüye layık olan da yalnız Allah'tır.

Bu nedenle dünyadaki herkes, burada elde ettiği her tür fayda ve zevk için yalnızca Allah'a şükretmelidir. Çünkü kimse O'nun mülküne ortak olmadığına göre, O'ndan başka hiç kimse övülmeye ve şükredilmeye layık değildir.

2. Yani, "Nasıl ki bu dünyadaki her tür nimet sadece Allah tarafından ihsan ediliyorsa, ahirette de kişinin elde edeceği her tür nimet Allah'ın hazinelerinden ve O'nun izni ile olacaktır. Bu nedenle ahirette de övülmeye ve şükredilmeye ancak ve yalnız Allah layıktır."

3. Yani, "Allah'ın bütün işleri mükemmel bir hikmet ve ilme dayanır. O, ne yaparsa doğru yapar. O, yaratıklarının herhangi birinin nerede, ne durumda olduğundan, neye ihtiyaç duyduğundan, onun iyiliği için neler yapılması gerektiğinden, o zamana kadar neler yaptığından ve bundan sonra neler yapacağından tamamen haberdardır. O, yarattığı alemden habersiz değildir. Bilakis kainattaki her varlığın durum ve halinden haberdardır."

4. Yani, "Eğer bir kimse (veya kimseler) O'na mülkünde isyan ettiği halde cezalandırılmıyorsa, o yeryüzü kanunsuz bir mülk ve Allah da hiçbir şeye karışmayan idareci olduğundan değil. Allah esirgeyen ve bağışlayan olduğu içindir. Allah kendisine isyan eden kişiyi günah işlediği anda cezalandırmaya, rızkını geri almaya, vücudunu helak etmeye, onu aniden öldürmeye kadir olduğu halde böyle yapmaz. Her şeye kadir olduğu halde isyankar kuluna kendisini ıslah etmesi için yeteri kadar zaman ve birçok fırsat vermesi ve o kötü amellerinden vazgeçer geçmez onu affedip bağışlaması Allah'ın merhamet ve lütfunun bir gereğidir."

5. Onlar bunu alay ederek ve küçümseyerek söylüyorlardı. Asıl kastettikleri şey şuydu: "Bu peygamber bize uzun süreden beri kıyametin geleceği haberini veriyor, fakat biz onun peygamberliğini açıktan reddettiğimiz halde hâlâ şu kıyamet gelmedi."

6. Allah'ın adına yemin edilerek O'nun için "Gaybı bilen" sıfatının kullanılması, kıyametin mutlaka geleceğine işaret eder. Fakat onun ne zaman vuku bulacağını, gaybı bilen Allah hariç, hiç kimse bilemez. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de, birçok yerlerde farklı şekillerde vurgulanmıştır. Ayrıntılar için bkz. A'raf: 187, Taha: 15, Lokman: 34, Ahzab: 63, Mülk: 25, 26, Nâziât: 42-44.

7. Bu, 7. ayette zikredilen itirazlara karşı ahiretin mümkün olduğunu gösteren delillerden biridir. Ahireti inkar edenlerin ölümden sonraki hayatı imkansız ve gayrı-mantıki bulmalarının sebeplerinden biri şuydu: "Bütün insanlar ölüp toprak olduktan ve parça parça dağıldıktan sonra, bütün bu parçaları bir araya toplayıp birleştirmek ve tekrar aynı insan vücudunu meydana getirmek nasıl mümkün olur?" diyorlardı. Onların bu şüphesi şu şekilde bertaraf edilmektedir: "Her zerre Allah'ın kitabında kayıtlıdır ve Allah her zerrenin nerede olduğunubilir. Bu nedenle O, tekrar yaratmak istediğinde, her insanın bedeninin parçalarını bir araya getirme konusunda hiçbir güçlükle karşılaşmaz."

4 (Çünkü O) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirecek. İşte mağfiret ve üstün rızık onlarındır.

5 (Sözde) Aciz bırakmak için ayetlerimiz hakkında çaba harcamış olanlar, işte onlar; onlar için de (en) iğrenç olanından acıklı bir azab vardır.8

6 Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye layık olan (Allah)ın yolunda yöneltip,ilettiğini görmektedirler.9

7 Küfre sapanlar dediler ki: "Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size?"

8 "Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?"10 Hayır, ahirete inanmayanlar, azabta ve uzak bir sapıklık içindedirler.11

AÇIKLAMA

8. Yukarıda Ahiretin mümkün olduğunu gösteren bir delile değinilmiştir; bu ise onun zaruri ve gerekli olduğunu gösteren bir delildir: Suçluların cezalarını çekeceği, iyi işler yapanların da yaptıkları ile mükafatlandırılacakları bir zaman olmalıdır.

Akıl ve adalet iyilerin mükafatlandırılıp, kötülerin cezalandırılmasını gerektirmektedir. Bu dünyada ise ne kötüler kötülüklerinin cezasını görmekte, ne de iyiler iyiliklerinin karşılığını alabilmekte, bilakis birçok olayda bunun tam tersi bir durumla karşılaşılmaktadır. O halde hem aklın hem adaletin bu isteğinin gelecekte herhangi bir zamanda mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini kabul etmelisiniz. Mahşer ve ahiret işte bu ihtiyacı karşılayacaktır. Ahiretin var olması değil, varolmaması akla ve adalete aykırıdır.

Bu hususta, bu ayetlerden başka bir konu daha açığa çıkmaktadır. Bu ayetler imanın ve salih amelin sonucunun mağfiret ve sayısız nimetler olduğunu, Allah'ın dinini başarısız kılmak için düşmanca davrananların ise çok şiddetli bir azapla karşılaşacağını söylemektedir. Bu da samimiyetle iman eden kimselerin, amellerindeki zayıflık ve eksiklik nedeniyle güzel rızıklardan mahrum olsa da mağfiretten, bağışlanmaktan mahrum olmayacağını göstermektedir. Kafir olan, fakat gerçek dine karşı düşmanca bir tavır takınmayan kimse ise azaptan kurtulamayacak, fakat azabın şiddetlisine de uğramayacaktır.

9. Yani, "Bu düşmanlar, ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, senin getirdiğin gerçeğin yanlış olduğunu ispatlamaktan ibaret olan emellerine ulaşmayacaklardır. Çünkü onlar hile ve düzenleri ile ancak cahil insanları kandırabilirler, kendilerinde ilim bulunanları saptıramazlar."

10. Kureyşin ileri gelenleri, Hz. Muhammed'i (s.a) yalancı diye suçlamanın çok zor olduğunu, çünkü bütün ülkede onun doğru sözlü bir insan olarak tanındığı ve hiç kimsenin şimdiye kadar onun ağzından bir yalan işitmemiş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle insanların önüne şöyle bir mesele koydular: "Bu adam öldükten sonra dirilmek gibi imkansız bir şey söylediğine göre, ya bile bile yalan söylüyor (Allah korusun), ya da deli" Fakat onu delilikle suçlamak, yalancılıkla suçlamak kadar saçmaydı, çünkü Hz. Peygamber (s.a) gibi akıllı ve sağduyulu insanın deli olduğunu ancak aptal bir insan kabul edebilirdi. İşte bu nedenle Allah onların bu ithamlarına cevap vermeye bile gerek duymamış ve onların öldükten sonraki hayatın mümkün olduğu konusundaki hayret ve meraklarını ifade etmekle yetinmiştir.

11. Bu onların ithamlarına verilen ilk cevaptır: "Ey akılsız kimseler, asıl deli olanlar sizlersiniz. Çünkü size gerçeği bildiren kimseyi dinlemiyorsunuz ve umursamazca cehenneme götüren yolda ilerliyorsunuz. Akılsızlığınızın doruk noktası ise, sizin kurtuluşunuz için çabalayan kimseyi delilikle itham etmeniz."

9 Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer biz dilersek, onları yerin-dibine geçirir ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz.12 Hiç şüphe yok, bunda 'gönülden (Allah'a) yönelen' her kul için bir ayet vardır.13

AÇIKLAMA

12. Bu da onların ithamlarına verilen ikinci cevaptır. Bunun iyice kavranabilmesi için, kafir Kureyşlilerin ahireti inkar etmelerine neden olan belli başlı üç sebep göz önünde bulundurulmalıdır: 1) Onlar Allah önünde hesap verme gibi bir şeyi kabul etmek istemiyorlardı, çünkü buna inandıklarında yeryüzünde diledikleri gibi davranma ve hareket etme özgürlüğüne sahip olamayacaklardı. 2) Onlar kıyametin kopmasının, kainatın bu günkü halinin tamamen harap olmasının ve yeni bir düzenin kurulmasının imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. 3) Yüzlerce, binlerce yıl önce ölmüş ve kemikleri bile çürümüş, paramparça olmuş bir insanın tekrar aynı ruh ve beden ile diriltilmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Burada verilen cevap, bu üç sorunu da kapsamakta ve sert bir uyarıyı da içermektedir. Bu kısa cümlelerde anlatılmak istenen konu ayrıntısıyla şöyledir:

1) Eğer göklere ve yere biz kez olsun açık gözlerle baksaydınız, onun oyun ve eğlence olmadığını ve tesadüfen meydana gelmediğini anlardınız. Kainattaki her varlık kendisinin her şeye kadir olan bir tek Allah tarafından bir hikmete mebni olarak yaratılmış olduğunu gösterir. Böyle ustaca tanzim edilmiş bir düzende bir kimsenin kendisine akıl, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve yetki verildiği halde, başıboş ve sorumsuzca bir hayat sürmesine izin verileceğini düşünmesi saçmalıktır.

2) Tabii düzeni araştırıcı gözlerle inceleyen herkes, öldükten sonra dirilmenin zor bir olay olmadığının farkına varacaktır. Kıyamet, yerin ve göğün kendisine bağlı olduğu düzen bozulur bozulmaz hemen meydana gelebilir. Bu düzenin kendisi, bu dünyayı yaratan ve bugün idare eden varlığın başka bir dünyayı da yaratmaya kadir olduğuna şahitlik eder. Eğer yeni bir dünya yaratmak O'nun için zor olsaydı, bugün bu yaşanan dünya varolmazdı.

3) Bütün kâinatın yaratıcısı hakkında O'nun ölüleri diriltemeyeceği gibi bir fikre ve yargıya kapılmanız çok garip. Ölen insanların vücutları elbette çürüyecek ve darmadağın olacaktır, fakat yine de bu kainatın sınırları içinde kalacak ve onun sınırları dışında bir yere gitmeyecektir. Sudan, karadan veya havadan nerede olursa olsun herşeyi bir araya toplamak bu yeryüzünü ve gökleri yaratan Allah için hiç de zor değildir. Bugün sizin vücudunuzu oluşturan parçaları o toplayıp bir araya getirdi ve onları bu havadan, bu su ve topraktan oluşturdu. Bu unsurları bir araya getirip birleştirmek bugün mümkün olduğuna göre, gelecekte niçin mümkün olmasın?

Bu üç delilin yanısıra bu bölüm gizli bir uyarıyı da içermektedir: "Allah'ın mülkü sizi her taraftan kuşatmıştır. Nereye giderseniz gidin, aynı kainat sizi çevreleyip kuşatmaya devam edecektir. Allah'a karşı sığınacak bir yer bulamazsınız ve Allah size dilediği yerde, yerin altından veya gökten bir azap göndermeye kadirdir. Sizin şimdi huzur ve güven yurdu olarak kabul ettiğiniz yeryüzünün altında hangi güçlerin faaliyette olduğunu ve bu güçlerin ne zaman zelzele meydana getirip yeryüzünü sizin mezarınız kılacağını bilemezsiniz. Altında sanki kendi evinizin tavanıymış gibi huzur ve gönül rahatlığı içinde yürüdüğünüz gökyüzünden üzerinize ne zaman bir felaket -yıldırım, korkunç bir yağmur veya başka bir afet- ineceğini de bilemezsiniz. Böyle bir durumda, Allah'tan korkmayışınız, ahiret konusunda düşünmekten gafil oluşunuz ve size iyiliğiniz için öğüt veren kimse hakkında ileri geri konuşmanız ve kibir içinde oluşunuz, kendi felaketinizi üzerinize davet ettiğinizden başka bir anlama gelmez."

13. Yani, "Önyargılı, inatçı ve dikbaşlı olmayan, bilakis samimiyetle Allah'tan gelen hidayeti araştıran herkes, yerlere ve göklere bakarak birçok ibret alabilir. Fakat gönlü Allah'tan yüz çevirmiş olan bir kimse kainattaki herşeyi görür, ama onlarda Hakka işaret eden hiçbir şey-ayet göremez."

10 Andolsun, biz Davud'a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik.14 "Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik) ve kuşlarla da (aynısını emrettik).15 Ve ona demiri yumuşattık.

11 "Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok;16 ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim" (diye vahyettik).

12 Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik);17 erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık.18 Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı.19 Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık.

13 Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller,20 havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar21 yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın."22 Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır.

AÇIKLAMA

14. Bu, Allah'ın Davud Peygamber'e (a.s) verdiği sayısız nimetleri hatırlatmadır. Davud (a.s) Beytüllahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail'in en büyük düşmanı olan Calût'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut'un (seul) ölümünden sonra ilk önce Hebron'da (bugünkü el-Halil) Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu. Bu nimetlerin yanısıra Allah ona ilim, hikmet, adalet, merhamet ihsan etmişti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara Suresi an. 273 ve İsra Suresi an. 7)

15. Bu konuda lütfen bkz. Enbiya: 79 ve an. 71.

16. Bu konuda bkz. Enbiya: 80 ve an. 72.

17.Bu konuda bkz. Enbiya: 81 ve an. 74.

18. İlk müfessirlerden bazıları bunun, Hz. Süleyman (a.s) için yeryüzündeki su kaynağından su yerine erimiş bakır madeni aktığı anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat bu ayet, Hz. Süleyman (a.s) zamanında çeşitli yerlerde kullanılmak üzere büyük ölçeklerde bakır eritilip kalıplandığı anlamına da gelebilir. İşte burada bu büyük ölçeklere, onun için bakır madeninin sel gibi akıtılması şeklinde değinilmiştir. (Ayrıntılı açıklaması için bkz. Enbiya Suresi an. 74-75.)

19. Süleyman'a (a.s) boyun eğen cinlerin dağ kabilelerine mensup insanlar mı, yoksa görünmeyen varlıklar olarak bu adla tanınan gerçek cinler mi olduğu konusu Enbiya ve Neml surelerinde genişçe ele alınmıştır. (Lütfen bkz. Enbiya an. 75, Neml an. 23, 45 ve 52).

20. Metindeki temâsil kelimesi. Arapçada insan, hayvan, ağaç, çiçek, nehir veya herhangi bir cansız varlık olsun tabii bir varlığın benzerinin taklit edilmesi anlamına gelen timsal kelimesinin çoğuludur. "Timsal, Allah tarafından yaratılan bir şeye benzemesi için yapılan bütün sûni şeylerin ismidir." (Lisanü'l-Arab) "Timsal; canlı olsun, cansız olsun bir varlığa benzemesi için yapılan bütün resimlerdir." (Tefsir, el-Keşşaf) Bunlara dayanarak Kur'an'daki bu ifadenin, Hz. Süleyman (a.s) için yapılan "heykeller"in insan ve hayvan heykelleri veya resimleri anlamına gelmediğini söylebiliriz. Bunlar Hz. Süleyman'ın (a.s) binalarını ve eserlerini süslediği manzara resimleri, çiçekli düzenlemeler veya başka tür dekorasyonlar da olabilir.

Bu yanlış anlamaya Hz. Süleyman'ın (a.s) kendisi için peygamberlerin ve meleklerin resmini yaptırdığını söyleyen bazı müfessirler sebep olmuştur. Bu müfessirler İsrailî haberlerden yararlanmışlar ve daha önceki şeriatlara göre resim yapmanın haram olmadığı sonucuna varmışlardır.

Fakat bu İsrailî haberleri zikredip rivayet ettikleri halde, Hz. Süleyman'ın Musa'nın (a.s) şeriatına tabi olduğu ve onun şeriatında da aynen Muhammed'in (s.a) şeriatında olduğu gibi insan ve hayvan resim ve heykelleri yapmanın haram olduğu gerçeğini gözardı ediyorlar. Düşmanlıkları sebebiyle İsrailoğullarından bir grubun Hz. Süleyman'ı (a.s) putperestlik, çok tanrıcılık, büyü, sihir ve zinayla itham ettiklerini de unutuyorlar. Bu nedenle İsraili rivayetlerden hiçbirisine güvenilmemeli ve bu büyük Peygamber hakkında Allah'ın şeriatına aykırı hiçbir haber kabul edilmemelidir. Herkes, Musa'dan (a.s) sonra İsrailoğullarından gelen bütün peygamberlerin Hz. İsa'ya (a.s) dek Tevrat'a tabi olduklarını ve hiçbirisinin Tevrat'ın şeriatını değiştirecek yeni bir şeriat getirmediğini bilir. Tevrat tekrar tekrar insan ve hayvan resimleri ve heykeleri yapmanın haram olduğunu söyler.

"Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın" (Çıkış, 20:4)

"Kendinize putlar yapmayacaksınız ve kendiniz için oyma put ve dikili taş dikmeyeceksiniz ve önünde secde etmek için memleketinizde resimli taş kurmayacaksınız." (Levililer. 26:1)

"Fesada sapmayasınız, kendiniz için erkek yahut kadın suretinde, yerde olan bir hayvan suretinde, göklerde uçan kanatlı bir kuş suretinde, toprakta sürünen bir şey suretinde, yer altındaki suda olan bir balık suretinde, herhangi bir şeklin suretinde oyma put yapmayacaksınız." (Tesniye, 4:16-18).

"Bir sanatkarın el işi, Rabbe mekruh oyma yahut dökme put yapan ve onu gizlice diken adam lanetli olsun." (Tesniye, 27:15)

Bu apaçık emirler karşısında Hz. Süleyman'ın (a.s) cinlerden kendisi için meleklerin ve peygamberlerin resmini ve heykellerini yapmasını istediği nasıl kabul edilebilir? Yahudilerin Hz. Süleyman'ı (a.s) putperest karılarına olan sevgisi nedeniyle putperest olmakla suçlayan rivayetlerine dayanılarak bu nasıl kabul edilebilir? (I Krallar, bap: 11)

Fakat Müslüman müfessirler bu İsraili rivayetleri zikretmelerine rağmen Hz. Muhammed'in (s.a) şeriatında bunun haram kılındığını belirtmişlerdir. Bu nedenle hiç kimseye Hz. Süleyman'ı (a.s) taklit ederek resimler ve heykeller yapması helal olmaz. Fakat günümüzde batıyı taklit ederek fotoğrafı ve heykel yapmayı helal kılmak isteyen bazı kimseler Kur'an'ın bu ayetini delil olarak alırlar ve şöyle bir iddiada bulunurlar: "Allah'ın Peygamberi böyle yaptığına ve Allah da kitabında Peygamberinin bu davranışını zikrettiğine, bunu kabul etmediğine dair bir ifade de bulunmadığına göre, bu helal olmalı."

Batıyı taklit eden bu kimselerin iddiası iki sebep yüzünden yanlıştır. Birincisi, Kur'an'da kullanılan Temâsil kelimesi sadece insan ve hayvan resmi anlamına gelmez, cansız nesnelerin resimleri için de kullanılır. Bu nedenle sadece bu kelimeye dayanılarak Kur'an'a göre insan ve hayvan resimleri yapmanın helal olduğu sonucuna varılamaz. İkincisi, sahih senetlerle ve birçok kanaldan rivayet edilen hadisler, Hz. Peygamber'in (s.a) canlıların resimlerini yapmayı ve bunları evde bulundurmayı yasakladığını göstermektedir. Bu hususta Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet edilen sahih hadisleri ve büyük sahabelerin bu konudaki görüşlerini aşağıda sunuyoruz.

1) Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a), Hz. Ümmü Habibe ve Hz. Ümmü Seleme'nin (r.a) Habeşistan'da iken içi resimlerle süslü bir kilise gördüklerini rivayet eder. Hz. Peygamber'in (s.a) huzurunda bundan bahsettiklerinde, o şöyle buyurdu: "Onlar içlerinden ne zaman salih bir insan ölse, onun kabrini ibadetgah (mescit) edinirler ve içini resimlerle süslerler. Kıyamet gününde bunlar Allah'ın katında insanların en zelili olacaklardır." (Buhari: Kitabü's-Salat; Müslim: Kitabü'l-Mesacid; Nesâî: Kitabü'l-Mesacid)

2) Ebu Huzeyfe (r.a) Allah Rasulü'nün (s.a) resim yapanları lanetlediğini rivayet etmiştir. (Buhari: Kitabü'l-Büyü, Kitabü't-Talak, Kitabü'l-Libas).

3) Ebu Zür'a şöyle buyuruyor: "Bir keresinde Hz. Ebu Hureyre ile birlikte bir eve girdim ve bir ressamın tavana resimler yaptığını gördüm. Bunun üzerine Hz. Ebu Hureyre dedi ki: "Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: Allah buyuruyor ki: Benim yarattığıma benzer bir varlık yaratmaya çalışandan daha zalim kim olabilir? Eğer yapabilirlerse bir tohum, ya da bir karınca yaratsınlar." (Buhari: Kitabü'l-Libas: Müsned-i Ahmed. Müslim'deki rivayete göre bu ev Mervan'ın evi idi.)

4) Ebu Muhammed Huzelî, Hz. Ali'den rivayet ediyor: Hz. Peygamber (s.a) bir cenaze namazında iken şöyle buyurdu: İçinizden kim Medine'ye gidip gördüğü her putu kıracak, her gördüğü kabri yerle bir edecek, her gördüğü resmi yırtıp atacak? İçlerinden bir adam bunu yapacağını söyledi. Gitti, fakat Medinelilerden korkarak bu işi yapmadan geri döndü. Daha sonra Hz. Ali (r.a) gitmek istedi, Nebi de (s.a) gitmesine izin verdi. Hz. Ali gitti, sonra geri döndü ve şöyle dedi: Her putu kırdım, her kabri yerle bir ettim ve her resmi yırtıp attım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Şimdi bunlardan herhangi birini yapan, Muhammed'e (s.a) indirileni inkâr ediyor demektir." (Müsned-i Ahmed, Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz'de de aynı konuda bir hadis rivayet edilmektedir.)

5) İbn Abbas şöyle rivayet ediyor: "... Resim yapan kişi cezalandırılacak ve ondan resme ruh vermesi istenecek, tabii ki o da bunu yapamayacaktır." (Buhadi: Kitabü't-Ta'bir, Tirmizi: Ebvabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zînet, Müsned-i Ahmed)

6) Said İbnü'l-Hasan şöyle rivayet ediyor: "İbn Abbas'ın yanında oturuyordum, bir adam gelip ona: "Ey İbn Abbas, ben hayatımı elimin emeği ile kazanıyorum ve mesleğim resim yapmak" dedi. İbn Abbas (r.a), "Ben sana Allah Rasulü'nden (s.a) duyduğumun aynısı söyleyeceğim. Ondan Allah'ın resim yapanlara azap edeceğini, bu kimseleri o resimlere ruh verinceye kadar bırakmayacağını, onların da asla bunu başaramayacaklarını duydum" cevabını verdi. Bunun üzerine o adam çok etkilendi ve yüzü sapsarı oldu. İbn Abbas (r.a) şöyle buyurdu: "Eğer resim yapacaksan, ağaç resmi veya cansız eşyaların resmini yap." (Buhari: Kitabü'l-Büyû, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed)

7) Abdullah İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Kıyamet gününde Allah tarafından en büyük azaba uğrayacak olanlar ressamlardır." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)

8) Abdullah İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Resim yapanlar kıyamet gününde cezalandırılacaklar ve onlardan yaptıkları şeylere hayat vermeleri istenecektir." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî-Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)

9) Hz. Aişe (r.a), üzerinde resimler bulunan bir minder aldığını rivayet ediyor. Hz. Peygamber (s.a) kapının önünde durdu ve içeri girmedi. "Bir suç işlediysem Allah'a tevbe ederim" dedim. Nebi (s.a): "Bu minder ne için?" diye sordu "Üzerinde oturup uzanman için" dedim. "Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek ve onlardan yaptıkları resimlere hayat vermeleri istenecektir. Melekler (yani rahmet melekleri) içinde resim bulunan eve girmez" (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas; Nesaî: Kitabü'z-Zinet, İbn Mace: Kitabü't-Ticaret, Muvatta: Kitabü'l-İstiran)

10) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Bir keresinde Nebi (s.a) odama geldi, üzerinde resimler bulunan bir perde asmıştım. Birdenbire yüzünün rengi değişti. Daha sonra perdeyi aldı, yırttı ve şöyle buyurdu: "Allah'ın yarattığı gibi yaratmaya çalışanlar kıyamet gününde çok şiddetli bir azaba uğratılacaklardır." (Müslim: Kitabü'l-Libas, Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)

11) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) bir seferden dönmüştü, ben de kapının üzerinde kanatlı at resimleri bulunan bir perde asmıştım. Nebi (s.a) onu indirmemi söyledi, ben de indirdim. (Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)

12) Cabir bin Abdullah (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) evde resim bulundurmayı ve bir kimsenin resim yapmasını yasakladı. (Tirmizi: Ebvabü'l-Libas)

13) İbn Abbas (r.a) Ebu Talha Ensari (r.a)'dan rivayetle şöyle diyor: Nebi (s.a) "İçinde köpek ve resim bulunan eve melekler (yani rahmet melekleri) girmez" buyurdu. (Buhari: Kitabü'l-Libas)

14) Abdullah bin Ömer (r.a) rivayet ediyor: Cebrail (a.s) Nebi'ye (s.a.) gelecekti, fakat zaman geçtiği halde gelmedi. Nebi (s.a) merak etti ve evden çıktığında onunla karşılaştı. Ona niçin gelmediğini sorduğunda Cebrail (a.s) "Biz içinde resim veya köpek bulunan eve girmeyiz" cevabını verdi. (Buhari: Kitabü'l-Libas, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Malik ve İmam Ahmed, birçok sahabeden bu konuda birçok hadis rivayet etmişlerdir.)

Bunlara karşın resim konusunda bazı istisnalar yapan hadisler de rivayet edilmiştir. Mesela Ebu Talha Ensari'den rivayet edilen bir hadise göre üzerinde resimli dokumalar bulunan perdeler asmak caizdir. (Buhari: Kitabü'l-Libas). Hz. Aişe (r.a) hadisine göre Hz. Aişe üzerinde resimler bulunan bir kumaşı yırtıp minder yaptığında Hz. Peygamber (s.a) bunu yasaklamamıştır. (Müslim: Kitabü'l-Libas) Salim bin Abdullah bin Ömer hadisine göre, teşhir edilmeyen, göze çarpacak şekilde asılmayan ve halı gibi yere serilerek kullanılan resimli kumaşları kullanmak haram değildir. (Müsned-i Ahmed) Fakat bu hadislerden hiçbirisi yukarıda zikrettiğimiz hadislere muhafelet etmez. Bunlardan hiçbirisi resim yapmayı ve boyamayı helal kılmaz, sadece bir adamın üzerinde resimler bulunan kumaşı varsa, onu nasıl kullanması gerektiğini açıklığa kavuşturur. Bu konuda Ebu Talha Ensari hadisi kesinlikle kabul edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) üzerinde resimler bulunan bir kumaşı perde olarak kullanmayı sadece yasaklamakla kalmayıp parçaladığını bildiren birçok sahih hadise muhaliftir. Bundan başka bu konuda Hz. Ebu Talha Ensari'nin (r.a) kendi uygulaması da, Tirmizi ve Muvatta'da rivayet edildiğine göre, üzerinde resimler bulunan bir kumaşı değil perde olarak asmak, yer yaygısı olarak bile kullanmama şeklindeydi. Hz. Aişe ve Salim bin Abdullah'ın hadislerine gelince onlar da, eğer bir resim önem verilerek ve saygı gösterilerek yükseğe asılmaz ve önemsemeden yere yayılıp halı olarak kullanılırsa bunun caiz olduğunu bildirirler.

Bütün bunlara rağmen bu hadisler nasıl olur da, boyama sanatını, resim ve heykel yapmayı insan medeniyetinin en kıymetli başarısı olarak değerlendiren ve bunu Müslümanlar arasında da yaygınlaştırmak isteyen bir kültüre meşruiyet kazandırmak için kullanılabilir?

Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetine resim konusunda bıraktığı sünnet, bu konuda büyük sahabelerin uygulama ve davranışlarında görülebilir. İslam'da kabul edilen fıkıh ilkesi, Hz. Peygamber'in (s.a) merhaleler katedip ön emirler ve istisnalardan sonra hayatının son döneminde emrettiklerinin güvenilir ve salih İslam kuralları olarak alınmasını gerektirir. Hz. Peygamber'den (s.a) sonra büyük sahabelerin uygulaması ve belli davranış şekli üzerinde ısrar etmeleri de Peygamber'in (s.a) ümmetine o sünneti bıraktığının kuvvetli bir delilidir. Şimdi de bu salih ve muttaki kimselerin resim konusunda nasıl tavır aldıklarına bakalım:

Hz. Ömer (r.a) Hıristiyanlara şöyle demiştir: "Biz sizin kiliselerinize içlerinde resim olduğu için girmeyiz." (Buhari: Kitabü's-Salat)

İbn Abbas (r.a) bazen kilisede namaz kılardı, fakat içinde resim bulunmayan kiliselerde. (Buhari: Kitabü's-Salat.)

Ebu Heyyâc el-Esedî, Hz. Ali'nin (r.a) kendisine şöyle dediğini rivayet ediyor: Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği görevle ben de seni göndereyim mi? Kırılmadık hiçbir put, yerle bir edilmedik hiçbir kabir ve yırtıp atılmadık hiçbir resim bırakmayacaksın." (Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz.)

Heneş el-Kınânî, Hz. Ali'nin (r.a) emniyet görevlisine şöyle dediğini rivayet ediyor: "Şimdi seni hangi görevle görevlendireceğimi biliyor musun? Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği göreve, yani her gördüğün resmi yırtıp atman ve her kabri yerle bir etmen için gönderiyorum." (Müsned-i Ahmed)

İslâm'ın bu kuralı, fakihler tarafından kabul edilmiş ve İslam hukukunun maddelerinden biri sayılmıştır. Bu nedenle Allame Bedrüddin Aynî, Tevhid'le ilgili olarak şöyle der:

"Bizim büyüklerimiz (yani Hanefi fakihleri) ve diğer fakihler, canlı bir şeyin resmini yapmanın sadece haram olmakla kalmayıp, kesinlikle yasaklandığını, resmi yapan kişi onu hor görerek kullanacak veya başka bir amaçla kullanacak olsa bile hiç farketmeksizin büyük bir günah olduğunu söylemişlerdir. Her ne tür olursa olsun resmini yapmak ve boyamak haramdır, çünkü bu Allah'ın yarattığına benzer bir şeyler yaratma çabasıdır. Aynı şekilde kumaş üzerine veya halıya, para üzerine, alet ya da duvar üzerine, neyin üzerine olursa olsun resim yapmak her halükarda haramdır.

Fakat ağaç vs. gibi şeylerin resmini yapmak haram değildir. Resmin gölgesi olsun veya olmasın (boyama resim olsun yahut heykel olsun-çev. notu) hiç farketmez. Bu, İmam Malik, Süfyan-ı Sevri, İmam Ebu Hanife ve diğer alimlerin görüşüdür. Kadı İyaz kız çocuklarının oyuncak bebeklerinin bundan istisna olduğunu söyler, fakat İmam Malik, onları satın almayı bile caiz görmemiştir." (Umdetü'l-Kari cilt XXII, s. 70). İmam Nevevi, Müslim şerhinde ayrıntılı bir şekilde aynı görüşü ele almıştır. (Bkz. Şerhü Nevevi, Mısır baskısı cilt XIV, ss. 81-82)Bu resim yapma konusundaki hükümler böyledir. Başkalarının yaptığı resimleri kullanma konusuna gelince, Allame İbn Hacer, İslam fakihlerinin görüşlerini şöyle zikreder:

"Malikî fakihi İbn Arabi, hor görülerek kulanılsa da kullanılmasa da gölgesi olan suretlerin haram olduğu konusunda alimlerin icmaı olduğunu söyler. Sadece kız çocuklarının oyuncak bebekleri ondan müstesnadır. İbn Arabi gölgesi olmayan fakat (basılı halde, aynadaki görüntünün aksine) sürekli olarak kalıcı olan suretlerin de hor görülerek kullanılsa da kullanılmasa da haram olduğunu söyler. Fakat başı kesilirse, ya da organları veya parçaları birbirinden ayrılırsa, kullanılabilir. İmamü'l-Harameyn, üzerinde resimler bulunan perde veya minderlerin kullanılabileceğini, fakat duvara veya tavana asılan resimlerin haram olduğunu çünkü bunlarda saygı ve yüceltme bulunduğunu, oysa perde ve minderde hor görmenin mevcut olduğunu ifade eden bir görüş zikretmiştir... İbn Ebi Şeybe, İkrime'den rivayet ederek sahabeden hemen sonra gelen tabiin alimlerinin, halıda veya minderde bulunan resimlerin onların hor görüldüğü anlamına geldiği şeklinde bir görüşleri olduğunu ifade eder. Onlara göre yüceltilerek yüksek bir yere asılan resim haramdır, fakat yere serilip yayılan resimleri kullanmak caizdir. İbn Sirin, Salim bin Abdullah, İkrime bin Halid ve Said bin Cübeyr'den de aynı görüş rivayet edilmiştir." (Fethü'l-Bâri. cilt X. s. 300)

Yukarıda zikredilen ayrıntılı açıklamalar, resmin haramlığının İslam'da şüpheli ve tartışmalı bir mesele olmadığını, bilakis yabancı kültürlerden etkilenen kimselerin kılı kırk yarma çabaları ile değiştiremeyecekleri bir şekilde Hz. Peygamber'in (s.a) apaçık emirleri, sahabenin uygulaması ve İslam fakihlerinin ortak görüşleri ile belirlenmiş kesin bir İslam kuralı olduğunu göstermektedir.

Bu hususta, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermemek için bir kaç mesele daha açıkça anlaşılmalıdır.

Bazı kimseler boyama resim ile fotoğraf arasında bir ayrım yapmaya çalışırlar, oysa şeriat resmin (suret) kendisini yasaklar, suretin yapılış şeklini ve metodunu değil. Fotoğraf ile resim arasında hiçbir fark yoktur, ikisi de surettir. İkisi arasındaki tek fark yapılışlarında kullanılan metoddur ve bu hususta şeriat emirleri ikisi arasında hiçbir ayrım yapmaz.

Bazı kimseler İslam'da resmin, putperestliğe bir son vermek için yasaklandığı iddiasında bulunurlar. Bugün böyle bir tehlike olmadığına göre bu yasak iptal edilmelidir. Fakat bu iddia kesinlikle yanlıştır. Çünkü hadislerden hiçbirinde, resmin putperestlik ve şirk tehlikesinden sakınmak için haram kılındığına dair bir ifade yoktur. İkincisi, şirk ve puta tapıcılığın yer yüzünden silindiği iddiası da temelsizdir. Bugün Hindistan (Hint-Pakistan) yarımadasında bile hâlâ puta tapanlar mevcuttur. Şirk, dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı şekillerde uygulanmaktadır. Ehl-i Kitaptan Hıristiyanlar da İsa (a.s), Meryem (a.s) ve diğer azizlerin resim ve heykellerine tapmaktadırlar. Hatta Müslümanlardan büyük bir bölümü de Allah'tan başkasına kulluk etmekle meşguldürler.

Bazı kimseler de sadece putperestlik özelliği taşıyan resimlerin yani ilah addedilen kimselerin resim ve heykellerinin yasak olduğunu söylerler. Diğer resim ve heykellere gelince, onların haram olması için hiçbir sebep yoktur. Fakat bu iddiada bulunanlar, Şari'nin (Allah) emir ve talimatlarından hüküm çıkaracakları yerde kendi kendilerine kanun ve şeriat ortaya koymaktadırlar. Onlar resmin yeryüzünde sadece puta tapıcılık ve çok tanrıcılığa değil, daha birçok kötülük ve fitnelere sebep olduğunu ve bugün de olmaya devam ettiğini bilmiyorlar. Resim, kralların,diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. Resim müstehcenliğin yayılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Resimler, milletler arasına ayrılık ve nefret tohumları ekmek ve yığınları çeşitli şekillerde saptırmak için de kullanılmaktadır. O halde, Şari'nin (Allah), resmi, puta tapıcılığın kökünü kazımak için yasaklamış olduğu iddiası tamamen asılsızdır. Şari, canlı varlıkların resmini yapmayı kesinlikle yasaklamıştır. Eğer biz kendi kendimize kanun ve şeriat koymuyor ve Şari'ye tabi oluyorsak, bundan kesinlikle kaçınmalıyız. Belirli bir emir için kendi kendimize belirli bir sebep ve temel tayin etmemiz, sonra da bu temele dayanarak bazı resimleri helal, bazılarını da haram saymamız helal değildir.

Bazı kimseler "zararsız" resimler diye bir grup resimden bahsederler ve bunların hiçbir tehlikesinin olmadığını söylerler. Bu resimler şirke, müstehcenliğe, politik propagandaya ve başka kötülüklere sebep olmazlar, bu yüzden bu tür resimer yasak olmamalıdır. Burada insanlar yine aynı hataya düşüyorlar: İlk önce belirli bir emir için bir sebep ve temel tayin ediyorlar, sonra da tayin edilen sebebin bulunmadığı şeyleri helal kabul ediyorlar. Bunun yanısıra bu kimseler, İslam Şeriatının, insanın ne zaman helal sınırları içinde olduğuna, ne zaman onları aştığına karar veremeyeceği belirsiz ve kaypak bir helal-haram sınırı çizmediğini, bilakis herkesin gün ışığı gibi görebileceği bir ayırma sınırı çizdiğini bilmiyorlar. Resimle ilgili ayrım çizgisi kesinlikle apaçıktır: Canlı varlıkların resimleri haram, cansız varlıkların ki helaldir. Bu ayrım çizgisi hiçbir belirsizliğe yer vermemektedir. Allah'ın koyduğu emirlere uymak isteyen bir kimse neyin helal, neyin haram olduğunu açıkça görebilir. Fakat, eğer canlı varlıkların resimlerinden bazıları helal, bazıları haram kabul edilirse, ne kadar geniş olursa olsun iki tür resmi konu alan hiçbir liste, haram ile helal arasındaki sınırı açık ve kesin kılamayacak ve birçok resim helal sınırları içinde mi yoksa değil mi bilinmeyen muallak bir konumda kalacaktır. Bu, İslam'ın şarap konusundaki kesinlikle ondan sakınma emrine benzemektedir ve bu emir apaçık bir sınır belirler. Fakat eğer sarhoş edecek kadar şaraptan sakınılması gerektiği emredilmiş olsaydı, haramla helalin arasını ayırmak imkansız olacak ve hiç kimse ne kadar şarap içebileceğine ve nerde durması gerektiğine karar veremeyecekti. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Resâil-ü-Mesâil,Cild 1, ss. 152-155)

21. Bu, Hz. Süleyman'ın (a.s) misafirperverliğinin ve cömertliğinin bir göstergesidir. Kazanlar kadar büyük tencereler misafirlere yemek sunmak için, ağır ve sabit kazanlar da aynı anda binlerce kişiye yemek pişirmek amacıyla hazırlanmıştır.

22. "Şükür ile çalışın": Şükreden kullar gibi çalışın. Kendisine nimet veren kimseye nimetini sadece sözle ifade eden ve bu nimetleri onun dileği dışında kullanan bir kimsenin sadece sözle şükretmesinin hiçbir anlamı yoktur. Asıl şükreden kimse, kendisine nimet verene minnettarlığını ve şükrünü hem sözle ifade eder, hem de bu nimetleri verenin dileği doğrultusunda kullanır.

14 Böylece onun (Süleymanın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber veren olmadı. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki;23 şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı.24

AÇIKLAMA

23. Bu cümle başka bir anlama da gelebilir: "Cinlerin gerçek hal ve durumları açığa çıktı." Birinci anlamı kabul ettiğimizde ayet şu manaya gelir: "Cinler, gayb hakkında bilgi sahibi oldukları iddialarının asılsız olduğunu anladılar." İkinci anlama göre ise ayet şu manaya gelir: "Cinlerin gayb bilgisine sahip olduğunu sanan insanlar, bunun asılsız olduğunu idrak ettiler."

24. Bazı çağdaş müfessirler bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir: Süleyman'ın (a.s) oğlu Rehabaan kendini lüks hayata verdiği, dalkavuklar tarafından çevrelendiği ve yetenekli olmadığı için babasının ölümünden sonra omuzlarına yüklenen büyük sorumluluğu taşıyamamıştır. Onun tahta geçmesinden kısa bir süre sonra krallık çökmüş ve Hz. Süleyman'ın (a.s) büyük gücüyle kendisine boyun eğdirdiği sınırdaki kavimler (yani cinler) isyan etmişlerdir. Fakat bu tefsir Kur'an'ın ifadesine hiç uymamaktadır. Kur'an'da kullanılan ifade ile canlandırılmak istenen manzara aşağı yukarı şöyledir: Hz. Süleyman asasına dayanmış bir halde otururken ya da ayakta dururken ölüm ona geldi. Değneğe dayandığı için vücudu olduğu yerde kaldı ve cinler de onun yaşadığını sanarak eski görev ve hizmetlerine devam ettiler. Ağaç kurdu değneği kemirip çürütünce Hz. Süleyman'ın vücudu yere düştü; işte o zaman cinler onun öldüğünü anladılar.

Neden bu apaçık ve hiç şüpheye yer bırakmayan ifadeden, ağaç kurdunun Hz. Süleyman'ın oğlunun ehil olmayışına, değneğin Hz. Süleyman'ın güç ve kudretine, vücudunun yere düşüşünün ise krallığının yıkılışına delalet ettiğini savunan bir yorum çıkarılmaya çalışılıyor? Eğer Allah bunları anlatmak istemiş olsaydı, Arap dilinde kelime kıtlığı diye bir sorun yoktu. Kur'an hiçbir yerde böyle bilmece gibi muammalı ifadeler kullanmamıştır. Bu ayetlerin ilk muhatabı olan Araplar acaba bu muammayı nasıl çözebilirlerdi?

Bu tefsirin en garip ve saçma yanı ise cinlerin, Hz. Süleyman'a (a.s) bazı hizmetlerde bulunmak üzere boyun eğen civar kabile ve kavimler olduğunu söylemesidir. Sorun şudur: Bu kavimlerden hangisi gaybı bildiğini iddia etmiş ve müşrikler kimleri gaybı bilen olarak kabul etmişlerdir. Bu ayetin son sözlerini açık kafayla okuyan herkes, cinlerin, ya kendi kendilerine gaybı bildiklerini iddia eden, ya da insanların gaybı bildiklerini sandığı bir grup varlık olduğunu ve bu varlık grubunun gaybdan habersiz olduğu gerçeğinin, cinler Hz. Süleyman öldüğü halde onu hâlâ yaşıyor zannederek hizmet ve görevlerine devam ettiklerinde ortaya çıktığını anlar.

Kur'an'daki ifade, cinlerin civar kabileler olduğunu sanan bir kimsenin, bu yanlış düşüncesini hemen değiştirmesini sağlayacak kadar açıktır. Fakat materyalist dünya önünde gözle görülmeyen cinler diye bir varlık grubunun varlığını kabul etmekten utanan kimseler, Kur'an'ın bu apaçık ifadesine rağmen hâlâ bu yanlış yorum üzerinde ısrar ederler.

Kur'an'ın birçok yerinde Allah (c.c), Arabistan müşriklerinin cinleri Allah'a ortak koştuklarını, onları Allah'ın oğulları olarak kabul ettiklerini ve onlara sığındıklarını söyler:

"Onları yaratan olduğu halde cinleri Allah'a ortak yaptılar." (Enam: 100) "Onlar Allah ile cinler arasında soy-bağı kurdular." (Saffat: 158) "İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı." (Cin: 6)

Müşrikler, cinlerin görülmeyeni ve gaybı bildiklerine inanıyor ve gayb bilgisini elde etmek için onlara yöneliyorlardı. Allah bu olayı, bu inancı meydana çıkarmak ve Arapların, bu inançlar tamamen asılsız ve yanlış olduğu halde, geçerli hiçbir sebep olmaksızın batıl inançlara tabi olduklarının farkına varmaları amacıyla burada zikretmiştir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. aşağıda an. 63)

15 Andolsun, Sebe25 (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır.26 (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi.27 (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlamakta olan bir Rabb(iniz var)."

16 Ancak onlar yüz çevirdiler,28 böylece biz de onlara Arim selini gönderdik.29 Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.30

17 Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?

AÇIKLAMA

25. Burada konunun devamlılığının kavranabilmesi için 1-9 ayetlerde ele alınan ana fikir göz önünde bulundurulmalıdır. Orada Arap müşriklerinin ahireti saçma bulduklarına ve ahireti tebliğ eden elçinin ya deli, ya da apaçık bir yalancı olduğunu iddia ettiklerine işaret edilmiştir. Buna cevap olarak Allah yukarıda an. 7, 8 ve 12'de açıkladığımız bazı deliller ortaya koymuştu. Daha sonra 10-21 ayetlerde, yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının tarihinin de ceza ve hesap kuralının varlığına şehadet ettiğini vurgulamak amacıyla Davud ve Süleyman Peygamberlerin ve Sebe halkının kıssaları anlatılmıştır.

Eğer insanoğlu kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, bilakis şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, herşeyi işiten ve gören Allah tarafından idare edildiğini anlayacaktır. Eğer insan isterse, aynı tarihten böyle bir karaktere sahip olan Allah'ın mülkünde iyilik ve kötülüğün aynı sonuca yol açmayacağını da çıkarabilir. Bu mülkün adaletinin kaçınılmaz gereği, iyiliğin tam anlamıyla mükafatlandırılacağı ve kötülüğün de tam anlamıyla cezalandırılacağı bir zamanın gelmesidir.

26. Yani, "Sahip oldukları herşeyin kendilerinin eseri değil başka biri tarafından verilen bir hediye olduğuna, ibadet, şükür ve itaatlerine bu nimetleri vermekte hiçbir katkısı olmayanların değil, sadece kendilerine bu nimetleri ihsan eden Allah'ın layık olduğuna ve servetlerinin ebedi olmayıp nasıl toplandıysa bir gün aynı şekilde yok olabileceğine dair birçok ibretler vardır."

27. Bu, bütün ülkede sadece iki bahçe olduğu anlamına gelmez, bütün Sebe ülkesinin bir bahçe gibi olduğu anlamına gelir. İnsan nereye otursa sağında bir bahçe, solunda bir bahçe görebilirdi.

28. Yani, "Onlar şükür ve itaat yerine nankörlük ve isyan yolunu seçtiler."

29. Metindeki "seylelarimi" ifadesinde kullanıldığı gibi 'arim' kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela, Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin büyük Me'arib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı M.S 542 ve 543 tarihli bir kitabede bu kelime tekrar tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır. O halde Seyl el-arim bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi anlamına gelir.

30. Yani "Setin (baraj) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sebelilerin dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı.

18 Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen şehirler var ettik ve orada yürüme (imkânlarını) takdir ettik:31 "Oralarda geceleri ve güdüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik).

19 Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç32 (şehirlerimiz birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık.33 Hiç şüphe yok bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.34

20 Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle, iman etmekte olan bir grup dışında onlar, ona uymuş oldular.35

21 Oysa onun, kendilerine karşı hiç bir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkânı verdik).36 Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucu olandır.37

AÇIKLAMA

31. "İçinde bereketler yarattığımız memleketler": Genellikle Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde zikredilen Suriye ve Filistin beldeleri. (Bkz. mesela, A'raf: 137, İsra: 1, Enbiya: 71, 81)

"Görünen şehirler": Ülkenin içinde değil yükseğe kurulmuş olan şehirler. Bu, şehirler birbirinden uzak olmadığı, bir şehir bittiğinde diğerinin sınırları başlayacak şekilde sıra sıra olduğu anlamına da gelebilir.

"Uzaklıklar takdir etmiştir": Yemen'den Suriye sınırlarına dek bütün yolculuk yerleşik şehirler üzerinden yapılır ve konaklar arasındaki uzaklıklar bilinir ve belirlidir. Yerleşik alanlarda yapılan yolculuklarla yerleşim bölgesi olmayan çölde yapılan yolculuğu birbirinden ayıran fark işte budur. Bir yolcu çölde istediği sürece yolculuğuna devam eder ve yorulduğunda konaklar. Bunun aksine yerleşik alanlarda şehirler arasındaki uzaklıklar iyi bilindiğinden, yolcu önceden yolculuğuna nerde ara vereceğini, günün ortasında nerede dinleneceğini ve geceyi nerede geçireceğini planlayabilir.

32. Onlar Allah'a böyle bu kesimlerde dua etmemiş olabilirler. Fakat Allah'ın nimetlerine şükretmeyip nankörlük eden herkes, aslında Allah'a sanki kendisinin bu nimetlere layık olmadığını söylemek istemektedir. Aynı şekilde Allah'ın verdiği nimetleri suistimal eden bir topluluk aslında, Allah'a şöyle dua etmektedir: "Rabbimiz! Nimetlerini bizden al, biz bunlara layık değiliz.

Bunun yanısıra metinde kullanılan ifade, Sebelilerin nüfuslarının fazlalağını kendileri için bir felekat kabul ettiklerini ve başka akılsız milletler gibi nüfuslarının azalmasını istediklerini de ima edebilir.

33. Yani, "Sebeliler her yönden o kadar darmadağın oldular ki, artık onların bu dağınıklığı herkes tarafından bilinir oldu. Bugün bile Araplar bir topluluğun tamamen dağılışından bahsetmek isteseler Sebelileri örnek gösterirler. Allah nimetlerini onlardan geri aldığında, çeşitli Sebe kabileleri yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başladılar. Benü Gassân, Suriye ve Ürdün'e, Evs ve Hazreç, Yesrib'e, Huzaa da Cidde yakınlarındaki Tihane'ye yerleşti. Ezd kabilesi Umman'a gitti, Beni Lahm, Cuzam ve Kinde kabileleri de başka yerlere göç etmek üzere yurtlarını terketmek zorunda kaldılar. Böylece Sebeliler artık millet olmaktan çıktılar ve sadece bir efsane oldular."

34. Burada "sabreden ve şükreden kimse" ile, Allah kendisine nimet verdiğinde dengesini kaybetmeyen, Allah'ı unutmayan, Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük etmeyen fert ve toplumların başlarına gelen felaketlerden ibret alan kimseler kastedilmekdedir.

35. Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen'de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilahtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen'de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilah zu-semavi'ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilah-in bel semin ve ardin (Göklerin ve yerin sahibi olan ilahın yardım ve rızasıyla). M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır.

36. Yani, "İblis'in, kendileri Allah'a itaat etmek istedikleri halde insanları Allah'a isyan yolunu seçmeye zorlama gücü yoktur. Allah sadece ona, kendileri Allah'a isyan yolunu seçmek isteyen kimseleri saptırma, kandırma ve aldatma yetkisi vermiştir. Ahirete inananlar, onunla ilgili şüphe duyanlardan ayrılsın diye İblise bu güçler verilmiştir.

Başka bir deyişle, bu ilahi ifade, bu dünyada ahirete imandan başka hiçbir şeyin insanın doğru yola bağlılığını temin etmediğini gözler önüne sermektedir. Eğer bir insan öldükten sonra dirileceğine ve Allah huzurunda amellerinin hesabını vereceğine inanmazsa, tabii ki doğru yoldan sapacaktır. Çünkü o hiçbir zaman kendisinde, doğru yola bağlanmasını sağlayacak sorumluluk duygusunu geliştiremeyecektir. İşte bu nedenle şeytanın insanı saptırmak için kullandığı en önemli araç, onu ahiretten gafil yapmaktır. Bu şeytanî hileden kendisini kurtaran bir kimse, asla bu geçici dünyanın çıkarları için gerçek ve ebedi dünyanın nimetlerini feda etmez. Tam aksine şeytanın kandırmalarıyla temsilcileri olduklarını iddia ederek halktan itaat isterlerdi. Bu dünyada kim doğru yoldan sapmışsa, ya ahireti inkar ettiği için, yahutta ondan şüphe içinde olduğu için sapmıştır. Kim de doğru yola tabii olmuşsa, doğru ve salih amelleri ahirete olan imanından kaynaklandığı için böyle davranmıştır.

37. Kur'an'daki Sebelilerin tarihiyle ilgili bahislerin tam manasıyla kavranabilmesi için, bu ülkenin tarihiyle ilgili başka kaynaklardan elde edilen bilgiler de göz önünde bulundurulmalıdır.

Tarihte "Sebe", büyük kabileleri de içine alan büyük bir Güney Arabistan kavmiydi. İmam Ahmet, İbn Ebi Hatim, İbn Abd'ül-Berr ve Tirmizi, Hz. Peygamber'den (s.a) Sebe'nin soyundan aşağıdaki kabileler türeyen bir Arap olduğunu rivayet etmişlerdir: Kinde, Himyer, Ezr, Eş'ariyin, Mezhic, Enmar (iki kolu ile birlikte: Kes'am ve Becile) Amile, Cüzam, Lahm ve Gassan.

Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinirdi. M.Ö. 2500 tarihli Ur kitabelerinde bu kavimden Sebum diye bahsedilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur yazıtlarında ve Kitab-ı Mukaddes'te de Sebelilerin birçok kez adı geçmektedir. (bkz. Mezmurlar 72-15, Yeremya 6:20, Hezekiel 27:22, 38:13, Eyub 6;19). Yunan ve Roma tarihçileri ve coğrafya bilgini Theo-phrastus (M.Ö. 288) de, İsa'dan öncesinden itibaren, çağlar boyunca Hıristiyan tarihinin yanısıra bu kavimden de bahsetmektedirler.

Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Arabistan yarımadasının güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır. Davud ve Süleyman Peygamberler zamanında Sebeliler, zenginlikleriyle dünyaca meşhur bir kavimdi. Başlangıçta güneşe tapıyorlardı. Daha sonra, kraliçelerinin Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen çoğu Müslüman oldu. Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka (ay tanrısı), Ester (Venüs), Zat Hamim, Zat Bed'an (güneş tanrısı) Hermeten veya Herimet gibi birçok tanrı ve tanrıçaya tapmaya başladılar. Baş tanrıları Elmeka'ydı. Krallar onun temsilcisi olarak memlekette hüküm sürüyorlardı.

Yemen'de yapılan kazılar sonucu her tarafta bu tanrılar için özellikle de Elmaka için mabedler yapıldığını ve her önemli olayda bu tanrılara kurbanlar sunulduğunu gösteren birçok yazıtlar ortaya çıkarılmıştır.

Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur. Bunların yanısıra, Arap ravilerinin, Romalı ve Yunan tarihçilerinin verdikleri bilgiler de kullanılırsa, bu kavmin ayrıntılı bir tarihi hazırlanabilir. Bu bilgilere dayanarak aşağıdaki dönemlerin bu kavmin tarihinde önemli dönemler olduğunu söyleyebiliriz:

1) Yedinci yüzyılın yarısından önceki dönem: Bu dönemde Sebe kralları Mukarrib diye anılıyordu. Bu, kralların kendilerinin insanlarla tanrılar arasında bir bağ olduğunu iddia ettiklerini veya başka bir deyişle rahip-krallar olduklarını ifade eder.

Başkentleri, bugün Heribe denilen ve Me'arib'in bir günlük yol batısında kalıntıları bulunan Sirve idi. Büyük Me'arib barajının temelleri bu dönemde atılmıştı; daha sonraki dönemlerde gelen krallar bu barajı zaman zaman genişletmişlerdir.

2) M.Ö. 650-M.Ö. 115: Bu dönemde Sebe kralları, dinsel yönetimin yerini laik krallık yönetimine bıraktığını gösteren Melik adını aldılar ve Mukarrib adını kullanmaz oldular. Sirve'yi bırakıp Me'arib'i başkent yaptılar ve onu her yönden geliştirdiler. Bu şehir denizden 3900 fit yüksektedir ve San'a'nın yaklaşık 60 mil doğusundadır. Bugün bulunan harebeleri bile, bir zamanlar çok gelişmiş bir kavmin merkezi olduğuna şahitlik etmektedir.

3) M.Ö. 115-M.S. 300: Bu dönemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerilerin yönetimi altına girdi. Onlar Me'arib'i bırakıp, daha sonraları Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar. Bu şehrin kalıntıları bugünkü Yerim şehri yakınlarındaki bir tepe üzerinde hâlâ mevcuttur. Bu tepeye yakın bir yerde, belki de bir zamanlar bütün dünyaca zafer ve büyüklüğü ile tanınan o büyük kavmin torunları olan Himyer adında küçük bir kabile yaşamaktadır. Aynı dönemde krallığın bir bölümü için ilk defa Yemenet ve Yemenat kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüş ve Asir'den Aden'e ve Babü'l-Mendeb'den Hadramevt'e kadar uzanan bütün toprakların adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Sebelilerin gerileyişi de başlamıştır.

4) M.S. 300'den İslamın doğuşuna kadar olan dönem: Bu Sebelilerin çöktüğü dönemdir. Bu dönemde Sebeliler, dış müdahalelere meydan bırakan iç savaşlara dalmışlardı. Bu, onların ticaret ve tarımlarının gerilemesi, hatta siyasal özgürlüklerinin bile kaybedilmesi ile sonuçlandı. Himyeriler ve diğer kabileler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanan Habeşiler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan M.S. 378'e kadar yönettiler. Daha sonra siyasal özgürlüklerini kazanmalarına rağmen büyük Me'arib barajında çatlaklar görülmeye başladı ve bu çatlaklar, 1. ayette değinilen "sel"in yol açtığı büyük bir felaketle sonuçlandı. (450-451 miladi). Gerçi bundan sonra Ebrehe dönemine dek baraj tamir edildi, fakat ne dağılan insan topluluklarını geri getirebildi, ne de bozulan tarım ve sulama sistemi eski haline döndürülebildi. M.S. 523'te Yemen'in Yahudi kralı Zu-Nuvas Necran Hıristiyanlarını katletti. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya Ashab-ı Uhdud diye değinilmektedir. (Büruc:4) Bunun intikamını almak için Habeşistan'daki Hıristiyan krallığı Yemen'i işgal etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeşli yöneticisi Ebrehe, Kabe'nin merkezi durumuna bir son vermek ve bütün batı Arabistan'ı Bizans-Habeş etkisi altına almak için, Hz. Muhammed'in (s.a) doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü. Habeşistan ordusu, Kur'an'da Ashabü'l Fil adı altında anlatıldığı şekliyle tamamen helak oldu. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İran'lıların eline geçti. Yemen meliki Bazan, İslamı kabul edince onların yönetimi de M.S. 628'de sona erdi.

Sebe halkı zenginliğini iki şeye borçluydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirmişlerdi. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu, yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplanır ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Bu, Kur'an'da da değinildiği gibi bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişti. En büyük su deposu, Me'arib yakınındaki Cebel Belek'in girişine inşa edilen baraj sayesinde biriken göldü. Fakat Allah nimetlerini onlardan geri alınca, en büyük baraj M.S. beşinci yüzyılın ortalarında yıkıldı ve meydana gelen sel birbiri arkasına ülkedeki bütün barajları yıktı. Bu da bütün sulama sisteminin bir daha tamir edilemeyecek şekilde bozulmasıyla sonuçlandı.

Allah, Sebelilere ticaretle ilgili olarak da yararlanabilecekleri çok avantajlı bir coğrafi mekan ihsan etmişti. Bin yıldan fazla Doğu ile Batı arasındaki ticaret araçlarını tekellerinde tuttular. Bir taraftan limanlarına Çin'den ipek, Endonezya ve Malabar'dan baharatlar, Hindistan'dan dokuma ve kılıçlar, Güney Afrika'dan zenci köleler, maymunlar, devekuşu tüyleri, fildişi geliyor, diğer taraftan bu malları daha sonra Roma ve Yunanistan'a nakledilmek üzere Mısırlı ve Suriyeli tacirlere satıyorlardı. Bunun yanısıra Sebeliler, Mısır, Suriye, Roma ve Yunanistan'da büyük revaç bulan buhur, anbar, mür ve daha başka parfümler üretiyorlardı.

Bu uluslararası ticaret için iki önemli yol vardı: Kara yolu ve deniz yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Sebelilerin kontrolünde kaldı, çünkü Kızıldeniz'in esrarengiz muson rüzgarlarını, dalgalarını, kayalıklarını, emin limanlarını sadece onlar biliyorlardı ve başka hiçbir kavim bu tehlikeli sularda denizcilik yapmayı göze alamıyordu. Bu deniz yolu ile Sebeliler ticaret mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına götürüyorlardı. Aden ve Hadramevt'ten gelen kara yolları Me'arib'de birleşiyor, oradan da Mekke, Cidde, Yesrib, El'ula, Tebuk ve Eyle'den Petra'ya giden bir yola uzanıyor, bu yol kuzey ucunda Mısır ve Suriye'ye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bu kara yolu boyunca Kur'an'da zikredildiği gibi Yemen'den Suriye sınırlarına kadar uzanan ve ticaret kervanlarının gece gündüz uğradığı birçok Sebe kolonisi kurulmuştur. Bu kolonilerin (yerleşim bölgesi) işaretlerine bugün hâlâ Sebe ve Himyeri kitabelerinin bulunduğu bu yol üzerinde rastlanmaktadır.

Hz. İsa'dan sonraki birinci yüzyıldan sonra Sebelilerin ticareti kötüye gitmeye başladı. Ortadoğu'da Yunan, daha sonra da Roma krallıkları kurulduktan sonra halk Arap tacirlerinin kurdukları tekel nedeniyle oryantal mallar için çok yüksek fiyatlar talep etmelerinden şikayetçi olmaya ve yöneticileri onların deniz ticaretindeki tekeli kırmaya teşvik etmeye başladılar.

Bunun üzerine başlangıçta Mısır'ın Yunanlı yöneticisi II. Batlamyus (M.Ö. 285-246) yaklaşık olarak yedi yüzyıl önce Firavun Sesostris tarafından kazılan Nil-Kızıldeniz kanalını tekrar açtı. Bunun sonucu olarak ilk Mısır donanması ilk defa bu kanaldan Kızıldeniz'e girdi, fakat Sebelilere karşı fazla başarı kazanamadı. Mısır, Romalıların eline geçince, Romalılar, Kızıldeniz'e daha güçlü bir ticaret filosu gönderdiler ve bu filoyu arkadan başka bir donanma ile de desteklediler. Sebeliler bu güce karşı koyamadılar. Romalılar her limanda kendi ticaret kolonilerini kurdular, gemiler için erzak depoladılar ve mümkün olan her yere askeri kuvvetlerini de yerleştirdiler. En sonunda Aden, Romalıların askeri yönetimi altına girdi. Bu hususta Roma ve Habeşistan krallıkları Sebelilere karşı gizli ve ortak planlar kurdular ve en sonunda bu kavmi siyasal özgürlüğünden de mahrum bıraktılar.

Deniz ticareti yolundaki denetimlerini yitiren Sebelilere sadece karayolu ticareti kaldı, fakat bir çok faktör birleşerek yavaş yavaş bu ticareti de ellerinden çıkarmalarına sebep oldu. İlk önce Nebatiler, Petra'dan El-Ula'ya kadar bütün Hicaz ve Ürdün kolonilerini Sebelilerin elinden aldı. Daha sonra M.S. 106'da Romalılar, Nebati krallığına bir son vererek Hicaz'a dek bütün Suriye ve Ürdün yerleşim bölgelerini ele geçirdi. Bundan sonra Habeşistan ve Roma, iç karışıklıklardan yararlanarak Sebelilerin ticaretini tamamen mahvetmeye çalıştılar. İşte bu nedenle Habeşistan, en sonunda bütün bölgeyi ele geçirinceye dek defalarca Yemen'e saldırmıştır.

Böylece Allah'ın gazabı, bu kavmin zafer ve zenginliğin doruğundan bir daha yükselmeye muktedir olamayacakları hiçliğe inmelerine neden olmuştur. Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle diyor: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyorlardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslüydü." Pliny şöyle der: "Roma'nın ve İran'ın bütün zenginlikleri Sebelilerin ellerine akıyor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkı ve verimli toprakları, bahçeler, bitkiler ve hayvanlarla dolu." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın ağacı, sandal ağacı ve başka güzel kokulu ağaçlar yakıyorlar." Aynı şekilde Yunan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sahillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolculardan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepenin üzerine inşa edilen ve Gumdan kalesi denilen bu gökdelenin Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebeliler Allah kendilerine nimetlerini bol bol ihsan ettiği sürece böyle bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. En sonunda nankörlükte bütün sınırları aştıklarında, herşeye gücü yeten Allah, yüzünü onlardan çevirdi. Onlar da sanki daha önceden hiç varolmamış gibi helak oldular.

22 De ki:38 "Allah'ın dışında (tanrı diye) öne sürdüklerinizi çağırın:39 Onların göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca bile (hiç bir şeye) güçleri yetmez; onların bu ikisinde hiç bir ortaklığı olmadığı gibi, O'nun bunlardan hiç bir destekçi olanı da yoktur.

23 O'nun katında, kendisine izin verdiği kimsenin dışında şefaati yarar sağlamaz.40 En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) "Rabbiniz ne buyurdu?" derler, "Hak olanı" derler. O, çok yüce olandır, çok büyük olandır.41

24 De ki: "Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kim?" De ki:42 "Allah, gerçekten ya biz, ya da siz her halde bir hidayet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıkta."43

25 De ki: "Siz, bizim işlemiş bulunduğumuz suçtan sorulacak değilsiniz ve biz de sizin yapmakta olduklarınızdan sorulacak değiliz."44

26 De ki: "Rabbimiz (kıyamet günü) bizi bir arada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasın) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir."45

AÇIKLAMA

38. Buraya kadar geçen bölümlerde müşriklerin ahiretle ilgili yanlış fikirlerine değinilmişti. Buradan itibaren konu artık şirkin reddedilmesidir.

39. Yani, "Davud ve Süleyman Peygamberlerin ve Sebe kavminin kıssalarında gördüğümüz gibi fertlerin, milletlerin ve kralların iyi veya kötü kaderini Allah tayin eder. Şimdi siz eğer dilerseniz, kendi yaptığınız ilahların, bir kimsenin iyi kaderini kötüye, kötü kaderini de iyiye çevirip çeviremeyeceğini denemek için onlara yalvarın."

40. Yani, "Değil bir şeye sahip olmak veya sahiplikte Allah'a ortak olmak, yahut herhangi bir şekilde Allah'a yardımcı olmak, bütün kainatta kendi kendisine Allah'ın huzurunda şefaat edebilecek bir tek kimse bile yoktur. Siz Allah katında bazı sevgili kullar olduğu veya Allah'ı şefaatlerini kabule zorlayabilecek bazı güçlü şahsiyetlerin varolduğu gibi yanlış fikirlere sahipsiniz. Oysa gerçek şu ki, orada Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse bir tek söz söyleyemez. Sadece Allah'ın izin verdiği kimse için Allah huzurunda şefaat edebilecektir. İslam'da ve putperestlikte şefaat arasındaki fark için bkz. Yunus: 3-10, Hud: 76-105, Taha: 109, Enbiya: 28, Hacc:76) (Yunus an: 5-23, Hud an: 84-16, Nahl an: 64-79, Taha an: 86, Enbiya an: 27, El-Hacc an: 125)

41. Burada, kıyamet gününde bir şefaatçinin bir başkası için şefaat etme izni arayışının bir tablosu çizilmektedir: (İzin başvurusunda bulunduktan sonra hem şefaatçi hem de hakkında şefaat edilecek olan kimse sabırsızlık ve korku içinde cevabı beklerler. En sonunda cevap geldiğinde ve hakkında şefaat edilecek kimse şefaatçinin yüzünde bir tatmin ifadesi gördüğünde biraz rahatlar ve şefaatçiye "ne cevap alındı?" diye sorar. Şefaatçi de "Hak olan cevap: izin verildi." der.) Burada vurgulanmak istenen şudur: "Ey akılsız insanlar! İşte Allah'ın mahkemesi böyle korkulu olacak! Nasıl olur da bir başkasının kendi gücüyle sizi bağışlayacağını veya cesaretle kalkıp da Allah'a: "Bunlar benim gözde adamlarım, bu yüzden bunlar bağışlanmalı, diyebileceğini düşünüp böyle bir fikre kapılabilirsiniz.

42. Burada soru ile cevap arasında ince ve anlamlı bir boşluk vardır. Sorunun muhatabı, sadece Allah'ın yokluğuna inanmamakla kalmayıp, rızkı verenin Allah olduğunu bilen ve buna inanan müşriklerdi. Fakat buna rağmen onlar içinde Allah'a başkalarını ortak koşuyorlardı. Şimdi onlara: "Size gökten ve yerden kim rızık veriyor?" diye sorulduğunda müşrikler köşeye sıkıştırılmış oluyorlardı. Eğer Allah'ın yanısıra başka birisini de ansalar, kendilerinin ve halklarının inançlarına aykırı bir ifadede bulunmuş olacaklardı. Eğer inatçılık edip böyle bir şey söyleseler kavimlerinin kendilerini reddedeceğinden korkuyorlardı. Eğer rızkı verenin sadece Allah olduğunu kabul etseler, o zaman da hemen şu soruyla karşı karşıya geleceklerdi: "O halde neden ve ne için başkalarını ilah ediniyorsunuz?" Rızkı veren Allah olduğuna göre, başka ilahlara niçin itaat ve ibadet edilsin?

Böylece müşriklerin kafası karışıyor ve şaşkınlığa düşüyorlardı. Ne sadece Allah'ın rızık veren olduğunu söyleyebiliyor, ne de başka bir ilahın rızık verdiğini iddia edebiliyorlardı. Soruyu soran onların cevap vermediğini görünce kendi sorusunu kendi cevaplıyor ve: "Allah" diyor.

43. Bu cümle, tebliğdeki hikmetin önemli bir noktasına işaret etmektedir. Yukarıda zikredilen soru ve cevabın mantıklı sonucu Allah'a itaat ve ibadet eden kimsenin doğru, O'nun yanısıra başkalarına tapanların ise yanlış yolda olduğudur. Bu nedenle verilen sonuç: "O halde biz doğru yoldayız, siz sapıklık içindesiniz" olmalıydı. Fakat gerçek ve doğru olmasına rağmen böyle açık ve dosdoğru bir karşılık tebliğ yönünden uygun ve akıllıca olmazdı. Çünkü bir kimseye hitap edildiğinde ve açıkça kendisinin sapıklık içinde olduğu söylenir, konuşan da doğru yolda olduğunu iddia ederse, bu kimse daha da inatçı olacak ve gerçeği kabule hiç yanaşmayacaktır. Allah'ın Rasulü sadece apaçık gerçeği söylemek için gönderilmediği, bunun yanısıra ona yanlış yolda olanları mümkün olduğunca çeşitli planlarla ıslah etme görevi de emanet edildiği için, soru ve cevaptan sonra Allah peygamberinden açıkça onların yanlış yolda ve sadece kendisinin doğru yolda olduğunun söylenmesini istememiştir. Bunun yerine şöyle buyurulmuştur: "Onlara de ki: Bizim sadece rızık veren bir tek Allah'ı mabud kabul ettiğimiz, sizinse rızık vermeyen başka ilahlar edindiğiniz meydana çıktı. Şimdi bu durumda her ikimizin de doğru yolda olması mümkün değildir. Sadece birimiz doğru yolda olabiliriz, diğerimiz ise sapıklık içindedir. Mantıki olarak hangimizin doğru yolda hangimizin yanlış yolda olduğunun ispatlandığına siz hükmedin."

44. Yukarıdaki soru dinleyicilerin zaten çok ciddi olarak düşünmelerini sağlamıştı. Bu cümle onların daha da ciddi düşünmelerini sağlamak için eklenmiştir: "Doğru yol ve sapıklık sorununu düşünüp karar vermek bizim bireysel faydamız içindir. Çünkü eğer biz yanlış yoldaysak, hatamızın sonuçlarını kendimiz çekeceğiz, siz bundan sorumlu tutulmayacaksınız. Bu nedenle bir inancı benimsemeden önce yanlış yolda olmadığımızdan emin olmak için çok ciddi düşünmeliyiz. Siz de aynı şekilde bizim için değil kendiniz için iyice düşünmelisiniz ve hayat sermayenizi yanlış bir inanca yatırmadığınızdan emin olmalısınız. Çünkü bu hususta bir hata işlediğinizde bize değil, sadece kendinize zarar verirsiniz."

45. Bu dinleyicinin dikkatinin çekildiği son ve en güçlü motiftir. Vurgulamak istediği şudur: "Mesele sadece bizimle sizin aranızda hak ve batıl farkı olduğu değil, fakat siz ve biz hepimizin hakkı bilen ve hepimizin durumundan haberdar olan Rabbimizin huzuruna çıkacağımızdır. Orada, O'nun huzurunda sadece hangimizin doğru yolda olduğuna hüküm verilmekle kalınmayacak, bizim size hakkı açıklamak için ne kadar çaba sarfettiğimiz, sizinse, bize nasıl karşı çıktığınız ve hakka olan düşmanlığınız nedeniyle bize nasıl karşı koyduğunuz da meydana çıkacak."

27 De ki: "O'na (kulluk etmede) eklemekte olduğunuz ortakları bana gösterin.46 Asla (onlar ona gerçek ortak olamazlar); hayır, O, güçlü ve üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'tır."

28 Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıcı-korkutucu olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.47

29 Onlar: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va'd (ettiğiniz azab) ne zamanmış?" derler.48

30 De ki: "Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, siz ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz."49

AÇIKLAMA

46. Yani, "Bu ilahlara dayanarak büyük bir riske atılmadan önce, içlerinden hangisinin Allah'ın mahkemesinde sizin destekçiniz olarak ayağa kalkmaya ve sizi O'nun azabından kurtarmaya muktedir olduğunu bana söyleyin."

47. Yani, "Sen sadece bu şehrin veya bu beldenin, yahut da bu çağın insanlarına peygamber olarak gönderilmedin, bilakis her çağda yaşayacak olan bütün insanlar için gönderildin. Fakat senin çağdaşların senin değerini anlamıyorlar ve aralarında ne kadar yüce bir insanın peygamber olarak seçildiğinin ve Allah tarafından kendilerine ne kadar büyük bir nimet ihsan edildiğinin farkında değiller."

Hz. Muhammed'in (s.a) sadece kendi kavmi ve kendi çağının insanları için değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için peygamber olarak gönderildiği gerçeğine Kur'an'ın birçok yerinde değinilmiştir. Mesela:

"Bu Kur'an bana kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolunuyor." (En'am: 19)

"Ey Peygamber de ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçiyim." (A'raf: 158)

"Ey Peygamber, Biz seni bütün insanlara ancak rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107)

"Ne mübarektir, Furkan'ı alemler için uyarıcı korkutucu olsun diye kuluna parça parça indiren." (Furkan:1)

Aynı hususa, Hz. Peygamber (s.a) birçok hadisinde farklı şekillerde yer vermiştir. Mesela:

"Ben siyah ve beyaz bütün insanlara gönderildim." (Müsned-i Ahmed: Merviyat Ebu Musa Eş'arî.)

"Benden önceki bütün peygamberler sadece kavimlerine gönderilmişlerdi, bense bütün insanlara gönderildim." (Müsnedi Ahmed: Merviyat Abdullah bin Amr bin As.)

"Benden önceki bütün peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdi, bense bütün insanlığa gönderildim." (Buhari ve Müslim: Cabir bin Abdullah'ın rivayet ettiği hadislerden.)

"Benim peygamber olarak gönderilişimle kıyamet aynen şöyledir. Böyle diyerek Hz. Peygamber (s.a) iki parmağını kaldırdı." (Buhari ve Müslim) Hz. Peygamber (s.a) bu sözleriyle şöyle demek istiyordu: "Nasıl ki, bu iki parmak arasına başka bir parmak giremezse, benimle kıyamet arasında da başka peygamber gelmeyecektir. Benden sonra sadece kıyamet gelecektir ve ben kıyamete kadar peygamber olacağım."

48. Yani, Senin "Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak sonra da aramızda hak ile hükmedecek" dediğin zaman ne vakit gelecek? Biz çoktan beri seni inkar ediyor ve açıktan sana karşı çıkıyoruz. O halde neden hâlâ bizim aleyhimizde hüküm verilmiyor?"

49. Başka bir ifadeyle bu cevap şu anlama gelir: "Allah'ın hükümleri, sizin kendisi için belirlediğiniz zamanla bağımlı olmak gibi sizin arzularınıza tabi değildir. O, yaptığı işleri ancak kendi verdiği hükümlere göre yapar. Siz bu dünyada insanların Allah'ın düzeninde daha ne kadar böyle yaşamaya devam edeceğini, kaç fert ve topluluğun farklı şekillerde imtihana tabi tutulacağını ve Hüküm Günü için yani bütün çağlarda yaşayan insanların hepsinin hesap vermeye çağrılacağı gün için en uygun zamanın ne vakit olduğunu anlayamazsınız. Bütün bunlar Allah'ın kendi düzenine göre tayin ettiği vakit vuku bulacaktır. Sizin istekleriniz ne onu bir saniye öne alabilir ne de yalvarmalarınız bu zamanı bir an olsun geciktirebilir."

31 Küfretmekte olanlar dedi ki: "Biz kesin olarak, ne bu Kur'an'a inanırız, ne de ondan önceki (indirile)ne."50 Sen o zulmetmekte olanları, Rableri huzurunda tutuklamış olarak bir görsen; sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirir (birbirlerine yöneltirler). Za'fa uğratılan (müstaz'af)lar, büyüklük taslayanlara derler ki: "Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü'min (kimse)ler olurduk."51

32 Büyüklük taslayanlar, za'fa uğratılan (müstaz'af)lara dediler ki: "Size hidayet geldikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoyduk? Hayır, siz (zaten) suçlu günahkarlardınız."52

33 Za'fa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara: "Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz"53 dediler. Azabı gördüklerinde de pişmanlıklarını saklarlar; biz de küfredenlerin boyunlarına halkalar geçirdik. Onlar, yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?

AÇIKLAMA

50. Buradaki kafirler, hiçbir ilahi kitaba inanmayan Arap müşriklerdir.

51. Yani, "Liderlerine, başkanlarına, yönetici ve ulularına körü körüne tabi olan ve onlara karşı hiçbir nasihatçıyı dinlemeye hazır olmayan sıradan insanlar. Bu insanlar gerçeği apaçık gördüklerinde ve dini liderlerinin nasıl herşeyi ters gösterdiklerini, liderlerine uydukları için nasıl bir akıbete sürüklendiklerini farkettiklerinde bu önderlerine dönecek ve şöyle diyeceklerdir: "Ey zalim insanlar, bizi siz saptırdınız. Bizim düştüğümüz bütün belaların sorumlusu sizsiniz. Eğer siz bizi saptırmasaydınız, biz Allah'ın elçilerini dinler ve onların söylediklerine inanırdık."

52. Yani, "Onlar derler ki: Biz birkaç kişi sizin gibi yüzlerce, binlerce insanı bize tabi olmaya zorlayacak bir güce sahip değildik. Eğer siz inanmak isteseydiniz, bizi liderlik, güç, yetki ve yönetimden alıkoyardınız. Eğer sizin hediyeleriniz, vergileriniz ve hibe ettiğiniz şeyler olmasa biz fakir olurduk. Eğer siz bize bağlılık göstermeseydiniz, biz bir gün bile ulu ve aziz olarak kalmazdık. Siz bizi önder kabul edip yüceltmeseydiniz, bizi kimse tanımazdı bile. Siz bizim ordumuz olmasaydınız, biz bir tek ferdi bile yönetemezdik. Şimdi neden size peygamberin gösterdiği yola kendinizin tabi olmak istemediğinizi kabul etmiyorsunuz? Siz haram ve helalden gafildiniz ve hayatın sadece bizim sağlayabileceğimiz sükselerinin esiriydiniz. Size her tür suç ve günahı işleme ehliyeti verebilecek ve vereceğiniz hediyeler karşılığında sizi Allah'a bağışlatma sorumluluğunu üzerine alacak rehberler arıyordunuz. Her tür şirki icat ederek, dinde birçok yenilikler çıkararak ve sizin bütün arzularınızı gerçeğin kendisi diye sunarak sizi hoşnut eden dini liderleri dinlemek istiyordunuz. Allah'ın dinini sizin arzularınıza uydurmak için değiştirecek sahtekarlara ihtiyacınız vardı. Ahirette ne olursa olsun sizi bu dünyada zengin kılacak önderlere uymak istiyordunuz. Hakimiyetleri altında her tür günah ve ahlaksızlığı işleme özgürlüğüne sahip olacağınız ahlaksız ve şerefsiz yöneticileri istiyordunuz. Bu nedenle bu alışverişte siz ve biz eşit ortaklarız. Şimdi tamamen masum olduğunuzu ve siz istemeden bizim sizi saptırdığımızı söyleyerek hiç kimseyi kandıramazsınız."

53. Başka bir ifadeyle halktan insanlar şöyle diyeceklerdir: "Bizim bu sorumlulukta eşit paya sahip olduğumuzu nasıl söylersiniz? İnsanları aldatmak ve saptırmak için gece gündüz ne kadar planlar, hile ve dolaplar kurduğunuzu bir hatırlayın. Sizin bize bütün dünyayı sunduğunuz, bizim de buna kandığımız doğru değil. Sizin bizi dolandırıcılık ve hilelerinizle kandırdığınız ve her birinizin sıradan insanları kandırmak için her gün yeni bir yem ortaya attığı da bir gerçek."

Kur'an, dini liderlerle, onlara tabi olanlar arasındaki bütün tartışmalara birçok yerde farklı şekillerde yer verir. Ayrıntılar için bkz. A'raf: 38-39, İbrahim: 21, Kasas: 63, Ahzab: 66-68, Mümin: 47-48, Ha Mim Secde: 29.

34 Biz hangi ülkeye bir uyarıcı-korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri': "Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz" demişlerdir.54

35 Ve: "Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve biz azaba uğratılacak da değiliz" de demişlerdir.55

36 De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, rızkı dilediğine genişletir-yayar ve kısar da. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar."56

37 Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan, ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka.57 İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.58

38 Ayetlerimizi etkisiz bırakmak için çaba harcayanlar; işte onlar da azabın içine getirilmişlerdir.

AÇIKLAMA

54. Peygamberlerin mesajına ilk karşı çıkanların servet, nüfuz ve yetki sahibi olan zengin kimseler oldukları gerçeği Kur'an'ın birçok yerinde zikredilmektedir. Bkz. En'am: 123, A'raf: 60, 66, 75, 88, 90, Hûd: 27, İsra: 16, Müminun: 24, 33, 38, 46, Zuhruf: 23.

55. Bu kimselerin düşünce tarzı şöyleydi: "Biz, size nazaran Allah'ın daha gözde kullarıyız. İşte bu nedenle Allah bize, sizi mahrum bıraktığı veya az miktarda verdiği nimetlerden bol bol ihsan ediyor. Eğer Allah bizden hoşnut ve razı değilse, neden bütün bu serveti, mal ve gücü bize verdi? Şimdi, bu dünyada bize bu kadar bol nimetler veren Allah'ın ahirette bizi cezandıracağına nasıl inanırız? O, sadece bu dünyada bu nimetlerden mahrum olanları cezalandıracaktır."

Dünyaya tapan bu tür kimselerin bu yanlış zannına Kur'an'ın birçok yerinde değinilmektedir. Bkz. Bakara: 126, 212, Tevbe: 55, 69, Hud:3, 27, Ra'd: 27, Kehf: 34, 43, Meryem: 73, 77, Tâhâ: 131, Müminûn: 55, 61, Şuara: 111, Kasas: 76, 83, Rum: 9, Müddessir: 11, 26, Fecr: 15, 20.

56. Onlar bu dünyada rızık ve nimetlerin paylaştırılma esasının hikmetini anlamıyorlar ve bu dünyada kendisine bol nimet verilenlerin Allah'ın sevgili kulu, az nimet verilenlerinse Allah'ın gazabına uğrayan kullar olduğu gibi yanlış bir zanna kapılıyorlar. Oysa gerçek şu ki, çevresine açık ve gören gözlerle bakan herkes çoğu durumda kötü ve iğrenç karakterlere sahip olanların zengin, buna karşın ahlaken temiz ve mükemmel insanların fakir olduğunu farkedecektir. Bu durumda hangi sağduyulu insan Allah'ın temiz karakterli kimseleri sevmediğini ve günahkar ve kötü insanları tasvip ettiğini söyleyebilir?"

57. Bu cümle iki anlama da gelebilir ve her ikisi de doğrudur. 1) İnsanları Allah'a yaklaştıran şey mallar ve evlatlar değil, bilakis iman ve salih amellerdir. 2) Mallar ve evlatlar, ancak mallarını Allah yolunda harcayan ve evlatlarını iyi eğitim ve öğretimle Allah korkusu duyan kimseler olarak yetiştirmeye çalışan mümin ve salih kimseler için Allah'a yaklaştırıcı bir araç olabilir.

58. Burada onlara verilen nimetlerin hiç tükenmeyeceği ve mükafatlarının sonsuz olacağına gizli bir ima vardır. Çünkü insan bir an gelip tükenecek ve her an geri alınabilecek bir mükafattan gönül rahatlığı ile zevk alamaz.

39 De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletir-yayar ve ona kısar da.59 Her neyi infak ederseniz, O (Allah), onun yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."60

40 O gün, onların hepsini bir arada toplayacak (haşredecek), sonra meleklere diyecek ki: "Size tapmakta olanlar bunlar mıydı?"61

41 (Melekler) Derler ki: "Sen yücesin, bizim velimiz sensin,62 onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi."63

AÇIKLAMA

59. Bu konunun tekrarlanmasıyla aşağıdaki noktalar vurgulanmaktadır. Rızkın bol bol verilmesi veya kısılması Allah'ın hoşnutluğu ve rızasına değil tamamen ve sadece O'nun irade ve isteğine bağlıdır. Allah'ın dilemesiyle, her iyi veya kötü insan rızkını kazanıyor. O'na inananlar da, O'nu inkar edenler de rızıklarını elde ediyorlar. Ne rızkın bol verilmesi, kişinin Allah'ın sevgili kulu olduğunun bir delilidir, ne de rızkın kısılması kişinin Allah'ın gazabına uğradığının bir göstergesidir. Günahkarlık ve şerefsizlik Allah katında sevilmeyen özellikler olduğu halde, O'nun dileğiyle günahkar ve şerefsiz bir insan zengin olur. Tam aksine doğruluk ve şeref Allah katında sevilen özellikler olmasına rağmen, yine O'nun dileğiyle bu özelliklere sahip bir kimse fakirlik ve yokluk çeker. O halde maddi kazanç ve faydaları, iyilik ve kötülüğün ölçüsü olarak alan kimse büyük bir hata içindedir. Gerçek kriter ve ölçü, O'nun sevdiği ahlaki özelliklere sahip olarak kazanılabilecek Allah'ın rızası ve hoşnutluğudur. Bu özelliklerin yanısıra eğer bir kimseye dünya nimetleri de verilmişse, bu Allah'ın bir lütfudur ve o kimse Allah'a şükretmelidir. Fakat eğer bir kimse Allah'a asi ise ve ona itaatsizlikte bulunuyorsa, kendisine dünyevi nimetler ihsan ediliyor olsa da, bu onun kendisini çok sıkı bir hesaba ve şiddetli bir azaba hazırladığı anlamına gelir.

60. Rızık veren, yaratan, icat eden, yardım eden gibi birçok sıfatlar aslında Allah'ın sıfatlarıdır, fakat mecazi olarak insanlar için de kullanılır. Mesela bir kimse için "Falan şahıs için iş sağladı, falan şeyleri icat etti, yarattı veya falan kişiye ihsan etti" diyebiliriz. Buna mukabil Allah Hayr'ür-Razıkin (Rızık verenlerin en hayırlısı) sıfatını sadece kendisi için kullanmıştır. Bununla, rızık sağladığı düşünülen birçok kişi içinde sadece Allah'ın en hayırlı rızık verici olduğu gerçeği vurgulanmaktadır.

61. İlk çağlardan beri her dönemde müşrikler, melekleri tanrı ve tanrıça edinmişler ve onların putlarını yapıp tapmışlardır. Birisi yağmur tanrısı, birisi şimşek, diğeri rüzgar tanrısı, bir diğeri zenginlik tanrıçası, biri bilgi, biri hayat, bir diğeri de ölüm tanrısı olarak kabul edilegelmiştir. Bu konuda Allah, kıyamet gününde meleklere şöyle sorulacağını söylemektedir: "Bu insanlar ilah olarak size mi tapıyorlardı?" Bu soru ile bu olayın doğru olup olmadığı değil, meleklerin bunu tasdik edip etmedikleri araştırılmaktadır. Yani: "Siz onların ibadetlerini tasvip ediyor muydunuz? Siz insanlara ilah olduğunuzu ve size tapmalarını mı söylüyorsunuz? Yoksa siz insanların size saygı ve ihtiram göstermelerini mi istiyordunuz?" Bu soru sadece meleklere değil, dünyada iken ilah olarak kendilerine tapılan herkese sorulacaktır. Furkan suresinde şöyle buyurulmaktadır: "O gün (Allah) onları ve Allah'tan başka ibadet ettiklerini toplayıp, "Şu kullarımı siz mi sapıttınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?" diyecektir." (Furkan: 17).

62. Yani, "Onlar şu cevabı verecekler: Sen bir başkasının sana ortak koşulmasından münezzeh ve yücesin. Bizim bu insanlarla hiçbir bağımız yok, biz ne onlardan, ne de yaptıklarından sorumlu değiliz. Biz sadece senin kullarınız."

63. Bu cümlede cin ile, cinlerden olan şeytanlar kastedilmektedir. Cevap şu anlama gelir: "Görünürde bu insanlar, bizim ismimizi anarak, kendi hayallerine göre resim ve heykellerimizi yaparak bize kulluk ettiler. Fakat aslında bize değil şeytanlara tapıyorlardı. Çünkü sadece şeytanlar onlara, Allah'tan başkalarını, ihtiyaçlarını gören varlıklar olarak kabul etmelerini ve onlara ibadet etmelerini telkin ediyorlardı."

Bu ayet, "cin" kelimesini dağlarda, çöllerde ve köylerde oturan kimseler olarak kabul edenlerin hatasını da açığa çıkarmaktadır. Sağduyulu ve akıllı bir insan, bu ayete dayanarak, insanların dağlarda ve çöllerde oturan kimselere ibadet ettiklerini ve onlara inandıklarını söyleyebilir mi?

Bu ayet ibadetin başka bir anlamına da ışık tutmaktadır. Bu ibadetin sadece hizmet ve ibadet olmadığını, hiç itiraz etmeksizin bir kimsenin emirlerine itaat etme anlamını da taşıdığını göstermektedir. Bir insan bir başkasını (şeytanı lanetlediği gibi) lanetlese bile, onun yolundan gidiyorsa, ona ibadet ediyor demektir. Başka örnekler için bkz. Nisa: an. 145, Maide: 60, Tevbe: an. 31, Meryem: an. 27, Kasas: an. 86.

42 Artık bugün, bir kısmınızın bir kısmınıza yarar ve zarar sağlamaya gücü yetmez. Biz de o zulmetmekte olanlara deriz ki: "Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın."

43 Onlara apaçık olan ayetlerimiz okunduğunda: "Bu, sizi babalarınızın tapmakta oldukların(ilahlar)dan alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir" dediler. Ve dediler ki: "Bu, düzülüp-uydurulmuş bir yalan (iftira)dan başka bir şey de değildir." Küfre sapanlar da kendilerine geldiği zaman hak için: "Bu, apaçık olan bir büyüden başka bir şey değildir" dediler.

44 Oysa biz onlara ders alacakları kitaplar vermemiştik ve kendilerine senden önce bir uyarıcı-korkutucu da göndermemiştik.64

45 Kendilerinden öncekiler de yalanladı. Oysa bunlar, öbürlerine verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardı. Buna rağmen peygamberlerimi yalanladılar; ancak benim de (onları) inkârım (yıkıma uğratmam) nasıl oldu?65

46 De ki: "Size bir tek öğüt veriyorum: -Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz; sizin sahibiniz (veya arkadaşınız olan peygamber)de hiç bir delilik yoktur.66 O, sizi şiddetli bir azabın öncesinde yalnızca uyarıp-korkutandır."67

AÇIKLAMA

64. Yani, "Bundan önce onlara, Allah'tan başkalarına ibadet ve itaat etmelerini öğreten ne bir kitap, ne de bir elçi gelmiştir. O halde onlar Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) tevhide davetini, bir bilgiye dayanarak değil, sadece cehaletlerinden inkar ediyorlar. Onların aslında bu konuda hiçbir dayanakları yok."

65. Yani, "Mekkeliler bizim daha önce o topluluklara verdiğimiz servet, güç ve şöhretin onda birine bile ulaşmış değildirler. Peygamberlerin kendilerine getirdikleri gerçeklere inanmayıp hayat tarzlarını bâtıl üzerine inşa ettiklerinde servet ve güçlerinin onlara hiçbir şey kazandırmadığını ve nasıl kötü bir akıbete uğradıklarını görün."

66. Yani, "Kişisel arzu ve çıkarlardan ve önyargılardan soyunarak Allah için bunu samimiyetle düşünün, bu meseleyi tek tek olduğu kadar nesnel bir şekilde derinlemesine ve ikili, üçlü veya dörtlü gruplar halinde de düşünüp ele alın: Bugün kendisine deli dediğiniz şahsın daha düne kadar aranızda akıllı ve dengeli bir adam olarak tanınmasının sebebi ne olabilir? Onun peygamber olarak gönderilmesinden kısa bir süre önce meydana gelen olayı hepiniz biliyorsunuz. Kabe'nin yeniden inşâsından sonra Kureyş'in çeşitli kabileleri arasında Hacer'ül-Esved'i yerine koyma konusunda anlaşmazlık çıktığında, Muhammed'i (s.a) hakem tayin etmeye oy birliğiyle karar vermiştiniz ve o da herkesi memnun edecek şekilde bu sorunu çözümlemişti. Şimdi, nasıl oluyor da akıl ve dengesini böylece bütün milletçe sınadığınız böyle bir adama deli demeye başlıyorsunuz? Dilinizle söylediğiniz şeye gerçekten inanıyor musunuz?"

67. Yani, "Ona sadece bu yüzden mi deli diyorsunuz? Sizi felakete götüren bir yolda bulan ve sizi alkışlayıp destekleyen bir kimseye akıllı diyor, korkunç bir felaketin geleceği ile sizi uyaran ve size emniyet ve selamet yolunu gösteren kimseye de, deli mi diyorsunuz?"

47 De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin olsun.68 Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye şahid olandır."68

48 De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar.70 O, gaybleri bilendir.

49 De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir."

50 De ki: "Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an) sayesindedir. Hiç şüphe yok O, işitendir, yakın olandır.71

51 Sen onları korkuya kapıldıklarında bir görsen. Artık hiç bir kaçış yoktur ve yakın bir yerden yakalanıvermişlerdir.72

52 "Biz O'na iman ettik"73 derler; ancak onlara uzak bir yerden (ahiretten imana) el uzatmak nerede?74

AÇIKLAMA

68. Bu cümle şu anlama da gelebilir: "Ben sizin kurtuluşunuzdan başka hiçbir şey istemiyorum, benim ücretim sizin ıslah olmanızdır." Bu nokta başka bir yerde şöyle ifade edilmiştir: "Ey Peygamber de ki: "Ben sizden buna karşılık, Rabbine bir yol edinmek dileyenden başka bir ücret istemiyorum." (Furkan: 57)

69. Yani, "Suçlayan kimseler herşeyi söyleyebilirler, fakat Allah her şeyi bilir. Benim çıkarcı bir kimse olmadığıma ve görevi kişisel çıkarlar için yapmadığıma Allah şahittir."

70. "yagzifübilhaggi" sözleri iki anlama gelir: 1) "O, bana vahy yoluyla hak ilmini (gerçek bilgiyi) bildirir." 2) "O, hakkı açıklıyor, O, batılın başına hakkı vuruyor, hakkı galip getiriyor.

71. Bu ayetten yola çıkarak çağımızda yaşayan bazı kimseler şu iddiada bulunmuşlardır: "Bu ayete göre Hz. Peygamber'de (s.a) sapabilir, hatta saptığı da olmuştur. İşte bu nedenle Allah, Peygamber'ine şöyle demesini emretmiştir: "Eğer ben saparsam, bu benim aleyhimedir, bundan ben mesulüm. Ve ben ancak Rabbim bana vahyederse (yani Kur'an ayetlerini indirirse) doğru yolda olabilirim." Bu yanlış yorumla bu kimseler aslında, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatının -Allah korusun- hidayetle sapıklığın bir karışımı olduğunu ve Allah'ın ona, hiç kimsenin kendisini tamamen doğru yolda zannederek her konuda ona itaati seçmesi için kafirler önünde bu itirafta bulunmasını emrettiğini ispatlamaya çalışmaktadırlar. Fakat gerçek şu ki, konunun akışını gözönünde bulunduran herkes burada "Eğer ben saparsam" sözlerinin Hz. Peygamber'in (s.a) gerçekten sapmış olduğu anlamına gelmediğini, bilakis şu anlama geldiğini görecektir: "Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi ben sapmışsam ve sizin dediğiniz gibi benim peygamberlik iddiam ve tevhide çağrım bu sapıklığımın bir sonucu ise, bu sapıklığın vebali sadece benim üzerimedir, siz bundan mesul değilsiniz. Fakat eğer ben doğru yoldaysam, -ki öyleyim- bu Rabbimden vahy aldığım içindir. Sayesinde hak bilgisine muttali olduğum Rabbim en yakındır ve her şeyi işitendir. O, benim doğru yolda mı yoksa sapıklık içinde mi olduğumu bilir."

72. Yani, "Kıyamet gününde her günahkar, sanki yakın bir yerde gizleniyormuşçasına yakalanacaktır. Kaçmaya çalıştığında aniden yakalanacaktır."

73. "Ona inandık": "Dünyada iken peygamberin bizi davet ettiği mesaja inandık."

74. Yani, "Dünyada yaşarken inanmalıydılar, şimdi ondan çok uzaklaştılar. Öte dünyaya vardıklarına göre, nasıl pişman olup inanma şansına sahip olabilirler?"

53 Oysa daha önce onu inkâr etmişlerdi; onlar uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı (dil uzatıyorlardı).75

54 (Şimdiki) Kendileriyle istek duydukları şeyler arasında perde çekilmiştir; daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler.76

AÇIKLAMA

75. Yani, "Peygamber ve müminlere iftiralarda bulunuyor ve onun mesajıyla alay ediyorlardı. Bazan ona sihirbaz veya deli diyorlar, bazan tevhid ve ahiret inancıyla alay ediyorlar, bazan ona herşeyi bir başkasının öğrettiği şeklinde bir masal uyduruyorlar, bazan da müminlerin sadece cahillik ve akılsızlıklarından ona tabi olduklarını söylüyorlardı."

76. Aslında hiç kimse şirki, ateizmi ve ahireti inkarı tam bir ikna oluşla benimsemez, benimseyemez de. Çünkü ikna ve tatmin oluş bilgiden kaynaklanır. Hiç kimse de Allah'ın olmadığı veya başkalarının O'na ilahlıkta ortak olduğu ya da ahiret diye bir hayatın olmayacağı konusunda bir bilgi (gerçek bilgi) elde edemez. O halde dünyada bu inançları benimseyen bir kimse, şüphe ve kuşkudan başka hiçbir temeli olmayan tahminler üzerine bir yapı kurmuştur ve bu şüphe ve kuşku onu apaçık bir hataya sürüklemiştir. Sonuç olarak böyle kimseler Allah'ın varlığından şüphe etmişler, Tevhidin hak oluşundan şüphe etmişler, ahiretin geleceğinden şüphe etmişlerdir, öyle ki bu şüpheyi inançlarının temeli yapmışlar, peygamberleri dinlememişler ve bütün hayatlarını yanlış bir inanç ve hayat tarzı (DİN) sürdürerek harcamışlar, ziyan etmişlerdir.

SEBE SURESİNİN SONU

Yorum Yaz


Benzer TEFHİMUL KURAN TEFSİRİ

KAFİRUN SURESİ
80 ABESE SURESİ
94 İNŞİRAH SURESİ
84 İNŞİKAK SURESİ
LEHEB SURESİ
98 BEYYİNE SURESİ