SORULARLA DİNİMİZ

İMAN ESASLARI

Arapça öğrenmek her Müslümana farz mıdır?

Arapça öğrenmek her Müslümana farz mıdır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hayır, Arapça öğrenmek her Müslümana farz değildir. Ancak farz-ı kifayeolduğu söylenebilir.

Arapça, Kur'an-ı Kerîm’in ve hadislerin dili olması hasebiyle Müslümanlar için çok önemli bir dil olmuştur.

Temel İslâm bilimleri olan tefsir, hadis, fıkıh ve kelâmın ana kaynaklarının bu dil ile yazılmış olması, bu önemi daha da artırmıştır.

Bu öneminden dolayı, bazı âlimler Arapça öğrenmeyi farz-ı kifâyeden saymışlardır. Ancak bu âlimler Arapça'yı, pratik iletişim dili olması hasebiyle, ibadet kapsamında değerlendirmemişlerdir.

Onlara göre, Kitap ve sünnet ile istidlâlın yolu, bu dili bilmekten geçer.Bunun için onu öğrenmek farz-ı kifâyedir demişlerdir. (1)

Bu konuya şu açıdan da bakılabilir:

Usûlde de genel bir kâide vardır:

 مَا لاَ يَتِمُّ الْوَاجِبُ إلاَّ بِهِ فَهُوَ وَاجِبٌ  

"Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir (farzdır)."

Bu göre, Kur'an'ı ve hadisleri anlamak farzdır; Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılmasının kendisiyle sağlandığı, tamamlandığı Arapça ilmini öğrenmek de vacip yani farz olur. Ancak bütün Müslümanlara farz değildir, bazı kimselerin bilmesi yeterli olur.

Diğer taraftan, tefsir usûlü âlimleri, Kur'an-ı Kerîm’i tefsir etmek isteyen kişinin ihtiyaç duyduğu ilimleri tek tek saymışlardır.

Aşağı yukarı on beş taneden ibaret olan bu ilim dallarına bakıldığına Arapçanın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Bu ilim dallarının yedi tanesini oluşturan lügat, iştikâk, sarf, nahiv, meʻânî, beyân ve bedîʻ ilimlerinin doğrudan Arapçayla ilgili olduğu görülmektedir.

Tâbiîn kuşağı müfessirlerinden Mucâhid (ö. 103/721), Arap dilini bilmeyen birinin tefsir yazmasının doğru olmayacağını belirtmektedir.

İmâm Mâlik (ö. 179/795) de Arapçayı bilmeden tefsir yazana bazı müeyyidelerin uygulanmasını savunmaktadır.

Muhammed Hamidullah ise başka bir yönden Arapçayı değerlendirmekte ve onu bütün Müslümanların ana dili olarak nitelemektedir.

Arapçanın İslâmî ilimlerdeki önemini ortaya koymak açısından bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.(2)

Müslümanlar, farz-ı kifâye olarak gördükleri Arapça öğrenimine ilk yıllardan beri başlamışlardır. Nitekim İslam dünyasında eğitim ve öğretimin temeli Hz. Peygamber (asm) dönemine kadar geriye götürülebilir.

İslam’ın ilk dönemlerinde dinin temel ilkelerini öğrenme kaygısı, Müslümanları camiye yöneltmiş, Hz. Peygamber (asm) ve çevresindekileri de doğal olarak bir öğretmen konumuna yükseltmişti. Bu öğretim tarzı, daha sonraları, başta Arapça öğretimi olmak üzere bilimsel faaliyetlerin yapıldığı kurumların cami ve çevresinde gelişmesinde etkili olmuştur.(3)

Hz. Peygamber (asm) döneminde Medine’de Kur'an eğitimi yapan Dâru’l-Kurrâ’nın dışında, Mescid-i Nebevî ve Suffa, bilimsel faaliyetlerin yapıldığı ilk yerler olarak görülebilir.

Abbasiler döneminde ise mahalle mektebi anlamına gelen “küttâb” kurumu ortaya çıkmıştır. Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlılar buna Sıbyân mektebi diyorlardı. Osmanlılar bu tip mekteplere, “darutaʻlîm, dâru’l-ʻilm, muallimhane, mahalle mektebi, taş mekteb, mekteb-i ibtidaiye” gibi adları da vermişlerdir.

Bu kurumlar Arapça başta olmak üzere İslâmî ilimlerin öğretildiği yerler olan medreselerin bir alt kademesini teşkil ediyordu.

Medreselerde okutulan ilimler, ulûm-i âliye (araç / alet ilimleri) ve ulûm-i ‘âliye(yüksek ilimler) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

Arapça, mukaddemât-ı ‘ulûm veya mebânî-i ‘ilm de denilen araç ilimleri grubuna giren bir ilimdir. Medresede okutulan bütün eserler Arap diliyle yazılmış olduğu için Arapça, bu derslerin okunup anlaşılmasını sağlayacak bir âlet ilmi olarak ilk öğretilen ilim olmuştur.6

Medreselerde Arapça, sarf (morfoloji), nahiv (sentaks) ve belagat (retorik) ilimlerinin oluşturduğu üç ders halinde öğretiliyordu. Bu ilimler, teferruatlı olan bütün kurallarıyla anlatılıyordu.

Yüksek ilimler sınıfına giren çeşitli ilim dallarında okutulan eserlerin okunup anlaşılmasını sağlayacak dil melekesini talebeye kazandırma hedefleniyordu. Pratik iletişimi sağlama, ticari veya siyasi fonksiyonları yerine getirme, medreselerdeki Arapça öğretiminin amaçları arasında yer almıyordu.

Bu yapıda Arapça bir milletin değil, İslâm kültürünün diliydi.(5)

Müslümanlar, Kur'an okumada, namazda, ezanda ve duada, hacda ve umrede, düğünde ve cenazede, iyilik ve musibette, hastalıkta ve sağlıkta, şükürde ve hamdde hep Arapçayı kullanır.

Bunun en açık örneği tüm İslam âlemi çapında ezanın, selâmın, tesbihin, tehlilin, tahmidin ve tebliğin tüm Müslümanlar için aynı anlamı taşımasında ileri gelir.

Dünyanın her yerinde, bir Müslümanla karşılaştığımızda ve Selamün Aleykümdediğimizde hep aynı karşılığı alırız: Aleyküm selam.

Bütün bu özelliklerden dolayı Arapça, esasen Arapların dili olmaktan öte, artık İslam’ın ve Müslümanların dili haline gelmiştir.

İşte bunun içindir ki asırlar boyunca Haçlıların ve Oryantalistlerin Arapçaya yönelik tüm saldırılarına rağmen, Arapça nispeten sarsılmışsa da Hz. Peygamber (asm) zamanındaki safiyetini korumaya devam etmektedir.

 

Dipnot:

1) Taşköprüzade Ahmet Efendi: Mevzu‘atu’l-‘Ulûm, I, 182; Seyyid Abdullah el-Hüseyni: Şerhu’ş-Şafiye, (Hacı Hüseyin Matbaası, 1273), 2-3; Zeynizade, Hüseyin b. Ahmed, Kâfiye Mu‘ribi, ( Dersaadet, 1273), 3.
2) Musa Yıldız, İslami İlimleri Öğrenmede Arapçanın Yeri ve Önemi, İlahiyat Araştırmaları Merkezi, Ankara 2008.
3) Ünal Taşkın, “Klasik Dönem Osmanlı Eğitim Kurumları”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, I/3, 2008, s. 351.
4) Mefail Hızlı, “Osmanlı Medreselerinde Okutulan Dersler ve Eserler”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 1, 2008, s. 29.
5) Yahya Suzan, Medreselerde Arapça Öğretimi, Medrese ve İlahiyat Kavşağında İslâmî İlimler (Uluslararası Sempozyum): 29 Haziran - 1 Temmuz 2012 cilt: I, s. 599-614.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Site Admin

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” derler. (Bakara 155-156)

Yorum Yaz


Benzer İMAN ESASLARI

Tedbir, takdir ve spiral
Cehennemde ateş yok mu?
Haram parayla hayır yapmak
Düğün yemeğinde
Kelime-i şehadeti söylemek
KISA BİR DEĞERLENDİRME VE HÂTİME