HİKAYELER

DINI HIKAYELER

İki Kaplumbağa’nin Çin Gezisi

Değerli çocuklar !..

    Kaplumbağa denilen yaratığı hepiniz bilirsiniz: Bu ilginç yaratığa, ülkemizin bazı yörelerinde tosbağa da denilir. Onları her tür tehlikeden, sırtlarındaki tahta evleri korur. Evlerinden hiç dışarı çıkmazlar. Gezintilerini hep evleriyle birlikte yaparlar. Karada yaşayanları yurdumuzda nasıllarsa Çin’de hatta bütün Dünya’da öyle hayat sürerler.

    Çin dedimse, aklınıza öyle yakın bir ülke gelmesin. Oraya uçakla bile pek çabuk gidemezsiniz. Hele oraya insan adımıyla yaya gitmeniz ayları hatta yılları alır. Kaplumbağa yürüyüşüyle oraya erişmek, aylar yıllar değil Kaplumbağaların ömürlerini alır; yani bu süre kaplumbağalar ömrünün yüzyılı demektir.

    Nevarki, bizim iki kafadar dostumuz kaplumbağa, aralarında söz birliği ederek, Çin’e kadar uzanan bir geziye çıkmaya karar verirler. Dilekleri, Çin’e varıncaya kadar Asya’nın birçok ülkelerinide görmek ve oralardaki hemcinsleriyle tanışmaktır. Nevarki, kaplumbağa yürüyüşüyle, birçok ülkeleri aşıp Çin’e ulaşmak bu kadar kolay mı?!.. Bizim iki ahbap çavuş’tan genç olanı bunun bilincinde olmasa da güngörmüş yaşlı arkadaşı bu işin çok zor, belki de imkânsız olduğunun farkındadır. Fakat genç arkadaşının dayatmacı isteği karşısında bu zor geziyi kabul etmek zorunda kalır.

    Yaşlı kaplumbağa, iki büyük Dünya savaşı görmüştür. Genç olanının gönlü hep yücelerde gezinmektedir. Gece gündüz, çıkacakları gezinin düşüyle yaşamaktadır. Yaşlı arkadaşının, geziyi kabul etmesi üzerine, sevincinden kabına sığamaz olmuştur; değişik ülkeler görmenin ve yeni dostlar edinmiş olmanın hayali içerisinde, geziye çıkacakları günü sabırsızlıkla beklemektedir.

    Geziye başlama hazırlıklarını tamamlayan iki kafadar, büyük bir hevesle geziye başladılar. Ankara - Pekin seferi yolcularını, hemşehri kaplumbağaların çoğunluğu, büyük bir coşku ve sevgi gösterileriyle uğurladılar.

    Gezinin ilk etabı Ankara - Van seferi, yedi yıllarını almıştı. Bu süre içinde il, kasaba ve köy olmak üzere, geçtikleri yollar üzerinde pekçok yer gördüler. Acemistan sınırı görüldüğü zaman, sekiz yıllık bir süre çok gerilerde kalmıştı. Sınırda, onları karşılamağa çıkan komşu ve kardeş kaplumbağa ülkesi halkı, sevinçle onları bağırlarına bastılar. İran karayollarını aşıp, Tahran kentine ulaşmaları aylarını aldı. Kardeş kaplumbağalar ülkesinin başkentinde de onurlarına törenler düzenlendi.

    Bizim gezginler, dost ve kardeş ülkenin kaplumbağalar şahı’nın sarayına buyur edildiler. Acem kaplumbağaları şahı, onları sarayında kabul ederek: "Ülkemize hoşgeldiniz" dedi. Şah’ın konuğu olarak sarayda aylarca konuk edilerek ağırlandılar. Daha sonra, yollarına devam etmek üzere saraydan ayrılırlarken, dost ülkenin kaplumbağaları şahı, gezginci konuklarına bazı uyarılarda bulunarak şunları dedi:

    – Ülkemiz sınırlarından çıkınca önce Afganistan sonra da Pakistan topraklarına gireceksiniz. Bu ülkelerde çok dikkatli olmanız gerekecektir. Gerçi oradaki Kaplumbağa kardeşlerimize güvenimiz tamsa da, geçeceğiniz yollar ve dağbaşları ıssız ve tehlikelidir. Ormanlar ise, çok yırtıcı hayvanlarla doludur. Boğa yılanlarından tutunuz da iri fillere varanadek iri ve korkunç canlılara rastlayabilirsiniz. Hele kaplan ve panterleri çok tehlikelidirler. Sanırım fil deyişimden pek bir şey anlamadınız. Bu yaratıkları belki de bizlere benzer yaratıklar sanırsınız. Oysa fil dediğim bu canlılar, kara hayvanlarının en irisi ve güçlüsüdürler. Bunlar, sürü hâlinde gezdiler mi bir buldozer gibi önlerine ne gelirse devirir, çiğner geçerler.

    Kaplumbağalar şahı’nın bu sözlerinden sonra, bizim korkusuz gezginler, şaha veda ederek, ülke kaplumbağalarının sevgi gösterileri arasında yeniden yola koyuldular.

    Kışın ayazında, çöllerin sıcağında Afganistan ve Pakistan ülkelerinin zorlu yollarını geçerek, Hindikuş Dağları’nı aşıp çeyrek asırlık bir zamanı gerilerinde bırakarak, Hindistan sınırında İndus Irmağı’na vardılar. Irmak kıyısında bir süre dinlenen serüvenci gezginlerimiz, daha sonra deniz kıyısını izleyerek Hindistan’ın kıyı kentlerinden Bombay’a oradan da Haydarabad kentine ulaştılar.

    Bizim kafadar gezginlerimiz, bu anda yarım yüzyılı aşan bir zaman dilimini aşan bir süreyi arkalarında bırakmışlardı. Yaşlı kaplumbağa da, yaşlılığın zorlaması sonucu, yılgınlık belirtileri başlamış bulunuyordu. Zaman zaman kafasında bu geziye son verip geriye dönme düşüncesi yer alıyor; fakat genç arkadaşının geziyi sürdürme eğiliminde olduğunu bildiğinden bu düşüncesini ona açamıyordu. Yol arkadaşını dönüşe razı edememesi durumunda, onu yalnız bırakarak geriye dönmesinin bir vefasızlık olacağı da kafasını kurcalıyordu. Bu yüzden ister istemez geziyi sürdürmek zorunda kaldı. Böylece genç yoldaşına uyarak gücünü kamçılıyor ve yola devam ediyordu.

    Böylece iki kafadar, biraz daha hızlarını artırarak, Ganj Irmağı’na oradan da Bengal körfezine eriştiler. Bu arada gezginlerimiz, koca Hind yarımadasında çok hoş görüntülere tanık oldular: Fillerin üzerine yüklenmiş koca evleri, çiviler üzerinde yatan insanları, kavalın sihirleyici sesine uyarak dans eden yılanları ve daha nice tuhaf olayları merak ve şaşkınlık içinde izlediler. Bunlar içinde onlara en ilginç gelenine, deniz kıyısında tanık oldular: Bunlar, tıpatıp kendilerine benzeyen kaplumbağalardı. Bunları görünce, korkularından tıslayıp başlarını sırtlarındaki tahta evlerinin penceresinden içeri çektiler. Gördükleri manzara onları ürkütüvermişti. Bu yaratıklar, iri cüsseli hantal görünüşlerine rağmen, hiç zorluk çekmeden karada yürüdükleri gibi, denizde de rahatlıkla yüzebiliyorlardı. Bizim şaşkın gezginlerin, başlarını evlerinin içine çektiklerini gören bu dev yapılı kaplumbağalardan birisi, onlara seslendi:

    – Sizden pekçok iri olsak da bizden korkmanıza gerek yok!... Size hoşgeldiniz demek için karaya çıkmıştık. Biz Denizler ülkesi’nin su kaplumbağaları halkındanız. Sultanımız, sizi karşılamak için bizi gönderdi. Deniz Saraya dâvet ediyorlar.

    Dev görünüşlü kaplumbağanın konuşmasında öylesine hoş bir anlatım vardı ki, bizim turistlerin içi rahatlayıvermişti; önsezileri, kuşkulu olmağa gerek olmadığını telkin etmişti. Bu güvencenin verdiği duygu içerisinde başlarını evlerinin penceresinden uzatarak, bu nazik davete ikisi birden teşekkür ettiler.

    Biraz sonra, bizim gezgin konuklar, kendilerini saraya davet eden iri kaplumbağanın sırtına binerek denize açılmışlar; Deniz Kaplumbağaları Sultanın “Deniz Kent” sarayına doğru yola çıkmış bulunuyorlardı.

    Deniz ülkesi’nin kaplumbağalar Sultanı onları ilgiyle karşıladı. Konukların onuruna büyük bir şölen düzenledi.

    Gezgin kaplumbağalarımız, Denizkent Sarayında kaldıkları sürece, ağırlanmalarına büyük özen gösterildi; onurlarına düzenlenen şölende onların en çok hoşlarına giden gösterilerden birisi, denizde kaplumbağalar arasında yapılan yüzme yarışları oldu.

    Bizim gezgin turistler, iri kaplumbağaların sırtlarına binerek Hind Okyanusu’nun görülmeğe değer birçok yerlerini gezdiler; uğradıkları her Iiman ve koyda onları göre kapa karşılayan deniz kaplumbağaların, bol marul ve lahana yapraklı sofralarında ağırlandılar.

    Nevarki, zaman akıp gidiyor, ömürler uzun da olsa, her geçen gün kadar eksiliyordu. Elbet de birgün iyi, kötü günlerin sonu gelecekti. Nitekim, "Yolcu yolunda gerek” atasözü uyarınca, bizim gezginlere yine yol görülüvermişti.

    Hind deniz kaplumbağaları ülkesinden ayrılmak, onlara bir hayli zor gelmişti; ülkenin sultanı, karşılanmalarında olduğu gibi, gidişlerinde de gösterişli bir uğurlama töreni düzenlemişti. Bizim kafadar gezginler, kaplumbağalar ülkesinde kendilerine gösterilen sıcak ilgiyi ömürleri boyu unutamadılar.

    Gezginlerimizin, Hind yarımadası’ndan Çin seddi’ne ulaşmaları, ömürlerinin yirmi yılını daha törpülemiş; Çun-king, Şang-hay derken, Pekin’e ulaştıklarında, üç çeyrek asrı aşan büyük bir zamanı çok gerilerinde bırakmışlardı. Bu süre içinde, yaşlı kaplumbağa daha da yaşlanmış; genç olarak geziye başlayan kaplumbağa da yaşlılık dönemine erişmişti. Onun da yüreğine artık, yaşlı yol arkadaşı gibi yurt özlemi düşmüş; doğduğu ülkenin taşını toprağını özler olmuştu. Koca Çin kaplumbağa sultanlığında da nereye giderlerse gitsinler, sıcak ilgiyle karşılanmışlar; hemcinslerinin baştacı olmuşlardı: Bağlar, bahçelerde, üzüm asmalarının altında gölgelenip, lahana ve marul tarlalarında beslenmiş olsalar da, bunlar, yüreklerini kemirmekte olan sıla hasretini gidermeye yetmemişti. Hatta kendilerine ev sahipliği yapan dostların ülkelerinde kalma tekliflerine bile bu yüzden, nezaket ölçüleri içerisinde olumsuz cevap vermişlerdi. Doğdukları ülkeye döneceklerdi artık!... Dönüş gününü belirleyen cesur gezginlerimiz, Çin kaplumbağaları ülkesinin dörtbir yanından gelen pekçok kaplumbağa tarafından uğurlandı.

    İşte artık, bir ömür boyu sürecek gezinin, yorucu, fakat görüp yaşanılan güzel hatıraları içerisinde geriye dönüş yolculuğu başlıyordu. Nevarki, gezginlerimizin yüreklerini bir kuşku cendere gibi sıkıp duruyordu: Yeniden üç çeyrek asır sürecek dönüş yolculuğunu tamamlamaya ömürleri yetebilecek miydi?!..

    Yollar uzun, yollar engebeli... Dizlerin dermanı kesik.. Nevarki gönül ferman dinlemiyor. Yurdun sıla hasreti kıvılcımı yürekleri tutuşturmakta!... Hasretlik çekmek, ayrılığa dayanmak zor!.. Onu ancak çekenler bilir!.. Yollarını gözleyenler olmasa da, belirlenen hedefe erişmek zor da olsa, yolcu yolunda gerek; Ömürler amaca ulaşmaya yetmese de!...

    Değerli çocuklar!.. Bu hikâyemde de, size ibretli dersler var sanıyorum. Bir amaca yönelik işte, başarılı olabilmek için, azimle o işe sarılmak, kararlılıkla çalışmak gerekir. Bunun bilinci içerisinde yapılacak her iş başarılı olacaktır. Her girişimin başında, zorluklar, engeller çıkabilir; hemence yılgınlık gösterilmemelidir. Bâzı işlerse, güç birliğiyle aşılır.

    Sevgili çocuklar!.. Zorluklar bileğinizi bükemesin; Umudunuzu yitirmeyiniz ki azminiz çökmesin!.. Hepinize işlerinizde hayra yönelik çalışmalar ve başarılar dilerim... 

Site Admin

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” derler. (Bakara 155-156)

Yorum Yaz


Benzer DINI HIKAYELER

Hasan-ı Basri Ve Papaz
Öğretmenin Değeri
Kanuni Ve Karınca
Buzağı
Devlerin Savaşı
Kadınlar Ve Kocaları
v